Hayatın akışı her geçen gün daha da hızlanarak yoluna devam ediyor. Koşuşturmaca içerisinde aynı etkinin kat be kat fazlasını fiyatlama davranışlarının eğilimlerinde de görüyoruz. Değişen zaman ile birlikte fiyatlama davranışlarının ruhunda da eğilim farklılaşıyor, evriliyor. Geride bıraktığımız yılın aynı döneminde konuştuğumuz konu başlıklarının bugün geçerliliğini korumakta zorlandığını, bir çoğunun çoktan rafa kaldırıldığını söylesek sanırım tespitte hata olmayacaktır.
Fiyatlama davranışlarının ruhunda da eğilim farklılaşıyor. Ne gibi? Eski alışkanlıklarımızın artık geçerli olmaması gibi. Neyi örnek verebiliriz? Mesela dün bir finansal varlığı fiyatlamaya çalışırken kendimize öncü gösterge olarak kabul ettiğimiz veri ve/veya data setlerini, haber akışlarını bugün artık göz ardı etmek zorunda kalıyoruz. İçinden geçtiğimiz dönem tam da anlatmaya çalıştığım duruma örnek olarak verilebilir.
Bugün dünya özelinde bir sabah uyandığımızda Kuzey Kore'nin denediği füze başlığının etki alanının kaç kilomektre kareden ibaret olduğundan tutun da Çin'de Polit Büro'nun büyüme beklentisine dair açıklamalarına, Tayland Kralı'nın sağlığına dair farklı kanallardan gelen ancak tek zeminde buluşmayı başarabilen haber akışlarını takip eder olduk. Hatta takip eder olduk noktasından takip etmek zorunda olduğumuz faza çoktan geçtiğimiz gerçeğini kabul etmemiz gerektiğini de kabullenmeye başlasak hiç de fena olmaz. Peki, eskiden bu konu başlıklarına benzerlerine hiç mi bakmıyorduk da bugün takip eder olduk? Hayır, bakıyorduk ancak bu denli yakından ve dikkatle gözetir değildik.
İşte tam da bu noktada Türkiye'nin jeopolitik konumunun getirdiği güçlüklerin rasyonel fiyatlama davranışlarının önüne ne denli geçtiğinden bahsetmeye başlasak sanırım zamanlama olarak yanlış olmayacaktır. Mevcut durumda yer aldığımız coğrafya maalesef yıllardır farklı iktidar mücadelelerinin sürdüğü, mezhep savaşlarının en kanlılarının gerçekleştiği, haritalar üzerinde masa başı tartışmalarının en şiddetlilerinin yaşandığı bir bölge konumunda. Suriye'de son 5 yılda yaşanan kaosun getirdiği güçlüklerin Türk lirası cinsinden varlıkların fiyatlanmasında ne denli farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına neden olduğunu sıralasak liste epey bir uzun olacaktır. Bugün bu yazının yazılmasını gerektiren yeni bir başlığımız mevcut; Musul'a olası askeri operasyon.
Musul'u da konuşmak zorundayız, Suriye'yi de, Çin'i de, Kuzey Kore'yi de. Neden? Çünkü eski alışkanlıkların hepsi değişen zaman karşısında yenik düşüyor, başarısız oluyor. Buna bankacılar da, yatırımcılar da, portföy yöneticileri de onların yöneticileri de, kısacası hepimiz mecburuz. Bugün artık destek ve direnç noktalarının belirlenerek al-sat stratejilerinin oluşturulduğu, başka hiç bir farklı durumun gözetilmediği dönemlerin esamesinin okunmadığı yeni bir çağ içerisindeyiz. İster kabul edelim, ister etmeyelim. Yatırım stratejileri artık gerçek bir stratejist mantığı çerçevesinde kurgulanıyor. (Durumun özellikle dolar-gram altın-borsa ne olur üçgenine sıkışmış biz Türkler için karmaşıklığını çok iyi biliyorum)
Musul, terör örgütü DAEŞ'in kontrolüne nasıl geçmişti hatırlar mısınız? Irak ordusunun tam teçhizatlı askerlerinin teçhizatlarını yerinde bırakarak ardına bakmadan bölgeyi boşaltması, DAEŞ'in kontrolü ele geçirmesi ve hakimiyet kurması ile. Bugün hangi noktadayız? Koalisyon güçlerinin 15 Ekim gecesi itibarıyla ilk kontrollü hava operasyonunu düzenlediği, topçu atışlarının karadan destek verdiği bir savaşın başlangıcındayız. Musul'u kimin kurtaracağı ve kurtardıktan sonra yönetimde söz sahibi olacağının belli olmadığı bir noktadayız.
Musul Türkiye için neden önemli? Konunun farklı nedenleri var. Dilerseniz mevcut durumda hangi dinamiklerin konuda etkili olmaya çalıştığından başlayalım. Irak'ta mevcut yönetimin Şii ağırlıklı kişilerden oluştuğu aşikar. Musul, DAEŞ öncesinde bugün konuştuğumuz askeri operasyon sonrasında gündeme gelebilecek bölünme riskinden daha toplu bir yapıya sahip miydi? Cevabı net olmamakla birlikte konunun tartışmalı olduğunu söyleyebiliriz. Bölgede söz sahibi olmaya çalışan ve uzun yıllardır bu beklenti içerisinde bulunan Irak'ın kuzeyinde ikamet eden Kürtler, yerel halkın oluşturduğu Sünni, Türkmen, Arap yapı ve bir de merkezi hükümetin desteklediği Şii kesimden bahsediyoruz. Türkiye denklemde tarihten gelme akrabalık bağları, ekonomik ilişkiler, coğrafi yakınlık ve bölgede yer alan Sünni gruplar ile olan yakın ilişkisi ile yer alıyor. Tabi bir de Başbakan Sayın Davutoğlu döneminde Irak yönetimince yapılan davet üzerine kurulan Başika üssü ile. Başika konusu önemli; zira hem DAEŞ ile mücade kapsamında yerel milislerin eğitimi burada yapılıyor hem de terör örgütü PKK ile mücadelede öncü karakol konumunda bulunuyor. Şiiler merkezi hükümet ve İran'ın desteği ile söz sahibi olmaya çalışıyor. ABD ve Fransa'nın başını çektiği koalisyon hava harekatları ile -kara gücü kullanmadan kendi ülkelerinde operasyonun tartışma konusu olmasını önlemek amacıyla- DAEŞ ile mücadele kapsamında bölgede etkili konumda.
Musul'a düzenlenecek askeri operasyonun 8 Kasım tarihinde gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçiminden önce gerçekleşmesinin yüksek olasılık olduğuna dair dış basında değerlendirmeler yer alıyor. Böylece mevcut ABD yönetimi adaylardan Clinton'a zafere ulaşması halinde şekillendirilmiş bir Irak-Suriye politikası bırakmak istiyor. Mevcut yönetimin geride kalan iki dönem içerisinde bölgede politikalarında ne denli başarısız adımlar attığı ise ayrı bir tartışma konusu olarak farklı yazılarda uzun uzun tartışılabilir.
Askeri operasyona kimlerin katılacağı aşağı yukarı belli olmuş durumda. Soru işaretleri hiç mi yok? Elbette var. Mevcut durumda Irak merkezi ordusunun şehrin içerisinde operasyonlar düzenleyeceği, dış hattın Peşmerge tarafından tutulacağı belirtiliyor. Tartışmalı Şii milislerin ise mezhep savaşlarının önüge geçmek adına katılım sağlamaması gündemde. Türkiye'nin katkı sağlayacağı konusu ise henüz belli değil. Yukarıda belirttiğim haklı sebeplerden dolayı Türkiye'nin operasyona katkı sağlamak isteği ve operasyon sonrasında bölgede söz sahibi olma düşüncesini göz ardı etmemek gerekiyor. Peki, operasyon sonrası Musul nasıl şekillenecek? İşte bu sorunun cevabı 100 puan değerinde ve henüz bilinmiyor. Kesin olan şu ki birleşik bir Musul düşüncesinden giderek uzaklaşıyoruz ve maalesef bu durumun sonuçlarını olası mezhep ayrışmaları ve savaşa doğru sürüklenen bir süreç ile izleme ihtimalimiz hiç de az değil. Türk yetkililer de sık sık bu ihtimali mevkidaşları ile paylaşıyorlar ve Musul'u Musullular kurtarmalı düşüncelerinde ısrar ediyorlar. Musul'dan dışarı çıktığımızda ise bölücü örgütün kotrol sağlamaya çalıştığı Telafer gerçeği ile karşılaşıyoruz. Irak kaos içerisinde ve kaos bölge ülkelerini, en çok da Türkiye'yi etkileme potansiyeline sahip. Terör gibi, olası yeni göç dalgası gibi.
Irak ve Suriye politikalarında farklı dinamikler söz konusu. İran, ABD, Rusya, Fransa, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar akla ilk gelen aktörler. Suriye'de Esad rejimine İran ve Rusya'nın gerek askeri gerekse de maddi desteği ile savaşın seyri değişti, denklemler bozuldu. Rusya ile yaşanan uçak krizinden sonra denklemden neredeyse çıkma durumuna gelen Türkiye, Haziran ayında Cumhurbaşkanı tarafından yazılan mektup ile birlikte yeniden işleri yoluna koyma durumuna girdi ve gelecek için söz hakkını elde etmek konusunda önemli bir adım attı. Cerablus operasyonu TSK destekli ÖSO yönetiminde başladı, momentum kaybetmesine rağmen ilerliyor. Öte yandan ABD'nin Suriye'nin kuzeyinde ne denli yanlış oluşumlar ile birlikte hareket ettiği ve karada askeri güç olarak kullanma noktasında eğitim ve silah desteği sağladığı konusu ise apayrı bir akıl tutulması örneği.
Yukarıda özetlemeye çalıştıklarımdan sonra hala daha fiyatlamalarda eski alışkanların geçerli olduğunu düşünüyor musunuz? Zaman değişiyor, alışkanlıklar hızla evriliyor, kişi ve eğilimler farklı bir amaca hizmet etmeye başlıyor. Politika ve coğrafi gelişmelerin fiyatlamalardaki etkisini göz ardı etmek artık daha zor. Yaşanan her olay bir öncekine kıyasla daha fazla etki alanını genişletiyor, eğilimleri değiştiriyor.