Türkiye ekonomisi 2014 yılının son çeyreğinde yıllık yüzde 2.6, yılın tamamında ise yüzde 2.9 büyüme performansı sergiledi.
Manşet rakamlar sizi aldatmasın. İstatistik verilerinde dönemsel açıklanan rakamların belirli etkilerden arındırılması gerekmektedir. Ne gibi? Mevsim ve takvim etkilerinden arındırmak şeklinde gibi. TÜİK bu işlemi açıkladığı belli başlı ekonomik verilerde, belirli modellemeler ışığı altında bizler için yapıyor.
O zaman haydi gelin bir daha bakalım; Türkiye ekonomisi 2014 yılının son çeyreğinde -Ekim, Kasım ve Aralık aylarını içerisine alan dönemdir- o dönemin mevsim ve bir önceki yılın aynı dönemine denk gelen takvim etkilerinden arındırıldığında yüzde 0.7 büyüme gösterdi. Rakamın anlamı şu; Türkiye, arındırılmış veri açısından 2014 yılının son çeyreğinde, bir önceki çeyreğe göre yüzde 0.7 düzeyinde büyüme performansı sergiledi. Söz konusu rakam aynı zamanda, 2014 yılının ilk çeyreğinden bu yana devam eden zayıf ekonomik performansın sürdüğü anlamına da geliyor.
Geride bıraktığımız yıl için Orta Vadeli Ekonomik Program (OVP)'da belirlenen resmi büyüme rakamı yüzde 3.3 seviyesine işaret ediyordu. Peki ne oldu da resmi hedefin gerisinde kalan bir büyüme performansı sergiledik?
Türkiye'nin büyüme kompozisyonunda iç tüketimin performansı hemen hemen her dönemde ön plana çıkar. İç tüketim ile büyümenin faydaları da vardır, zararları da. Birer örnek verecek olursak; 1- İç tüketimin canlı olması, deflasyon riskinin bir gün gelip kapınızı çalmasının önüne geçebilir. 2- İç tüketimin canlı olması, yurt içi tasarrufların gerilemesine ve yurt dışından fonlama ihtiyacı duymanıza neden olabilir. Birer örnek ile konuyu geçmeyi başarabildiysek büyüme kompozisyonumuza biraz daha yakından göz atabiliriz. İç tüketim, Türkiye gibi gelişim çabası içerisinde olan ülke ekonomilerinde kritik öneme sahiptir. Dengenin sağlanmaması ülke ekonomisinde orta ve uzun vadede kalıcı hasarlar oluşmasına neden olabilir. Devletin resmi kurumları -BDDK, TCMB gibi- iç tüketimin fazlasıyla arttığı dönemlerde bir dizi önlemler alarak sorunun önüne geçmeye çalıştı. Aşırı hızda artış gösteren tüketici kredileri bir dönem sık sık konuştuğumuz konulardan birisiydi. Geçtiğimiz yılın büyüme rakamında iç tüketimin katkısı toplam rakam içerisinde sadece 0.9 puan olurken, kamu kesiminin tüketimi ise 0.5 puan düzeyinde gerçekleşti. Aynı kalemlerin 2013 yılı içerisindeki performansları ise sırasıyla 3.4 ve 0.7 puan katkı şeklinde olmuştu. Uzun lafın kısası, geçtiğimiz yıl hem vatandaş olarak, hem de devlet olarak tüketim harcamalarımızı azaltma kararı aldık.
Peki tüketimi bir önceki seneye göre azaltırken yatırım yaptık mı? Harcamadığımıza göre bir miktar yatırım yapmış olmalıyız diye düşüneniniz varsa üzülerek belirtmek zorundayım ki yanılıyor. Özel kesim yatırımları yılın bütününde 0.1 puan büyümeye katkı sağlarken, kamu kesiminde bu rakam -0.4 puan azaltıcı yönde gerçekleşmiş. Yılın tamamını ise -0.3 puan yatırım kaleminden gelen negatif katkı ile bitirmişiz. 2013 yılında ise 1.1 puan yatırımlardan ek katkı sağlanmış. (0.1 puan özel kesim, 1.0 puan kamu kesimi)
Özel kesim yatırımlarının azalış göstermesi bir süredir ülke gündemini meşgul ediyor. Konuyu bir çok açıdan farklı noktalara bağlayabiliriz. Kamuda gerçekleşen yatırımın her ne kadar istenmese de zararına da gerçekleşebileceğini biliyoruz. Ama özel kesim yatırımlarında kar her daim ön plandadır. Buradaki azalış geleceğe olan güven kaybının da bir nevi göstergesi konumunda.
Büyüme rakamına yılın tamamında 1.8 puanlık ek katkıyı net ihracat kaleminden sağlamışız. Bunun 1.8 puanı ihracattan gelirken, -0.1 puanı da ithalat kaleminden gerçekleşmiş. Geçtiğimiz yılın ilk üç çeyreğinde güçlü bir ihracat performansına tanık olmuştuk. Oysa ki son çeyrekte ihracat kaleminden gelen ek katkı 0.9 puan düzeyinde gerçekleşti. (ilk üç çeyrek; 2.8,1.5 2.0 puan) İhracat kalemindeki gerilemede kuşkusuz euro/dolar paritesindeki ABD Doları lehine gerçekleşen hareketin etkisi yakından hissedilmiş. Zaten bu durumu ön görebilen bazı kesimlerde yerel para biriminde yani Türk Lirası'nda bir miktar değer kaybının ihracata destek olabileceği düşüncesi hakimdi. Ancak, süreci her zaman olduğu gibi kontrolsüz bir şekilde kurumları yıpratarak yönettiğimiz için bugün elimizde kalan tüketici güvenindeki düşüş ve enflasyona dair gelecekteki belirsizlik beklentisinden başka bir şey değil.
Özetleyecek olursak; Türkiye ekonomisindeki ekonomik ivme kaybı ne bugüne, ne de geçmiş yıla has bir durum değil. Uzun bir süredir hem potansiyelimizin altında, hem de büyümemiz gereken seviyenin aşağısında bir büyüme rakamı ile karşılaşıyoruz. Artan genç nüfus ve iş gücüne katılım, ekonomik büyümede yeni bir paradigmayı geliştirmek zorunda olduğumuz gerçeğini masanın tam ortasına getirip koymuş durumda. İhracat destekli ekonomik büyüme performansı her ülkenin hayali olmakla birlikte, kalıcılığı tartışma konusudur. Gelişmiş ülkeler bunu bir nebze daha istikrarlı bir şekilde gerçekleştirmiş olsa da gelişmekte olan ülkelerde bu durum hala net bir görünüme sahip değil. İç tüketim konusu ise ne yardan ne serden vazgeçebilmektir. Kötü gün dostu iç tüketim kalemi, iyi günde miyop olma riski taşımakta ve geleceği ıska geçmemize neden olabilmektedir. Kredilerin artış hızının belirli bir seviyede tutulma çabası finansal istikrar açısından önem taşırken, yatırımlar açısından da süreklilik konusunda önem arz etmektedir. Yeni bir paradigma geliştirmekten uzak düşüncelerde ise Merkez Bankası'na yeni bir görev tanımı biçme çabası, yapısal reformlardan kaçma isteği ve yerel para birimine değer kaybettirerek günü kurtarma isteklerini bir süre daha dinleme riskiyle karşı karşıyayız.
paylaşılan her düşüncem tarihe kendi adıma düştüğüm bir nottur.düşüncelerim kendimi bağlamakta olup, yatırım tavsiyesi taşımamaktadır.
31 Mart 2015 Salı
10 Mart 2015 Salı
Doğru ne, yanlış ne?
Büyüme bileşeninde ihracatı masanın tam ortasına koyan her ülkede, yerel para birimini diğer ülke dövizleri karşısında değersiz tutmak elzemdir.
Geçmişte söz konusu mevzuyu Çin'de ana gündem maddesi haline getirmiştir, Japonya'da, Amerika Birleşik Devletleri'de. Türkiye'nin ECB'nin tarihi bir kararla başlattığı varlık alım programı sonrasında 12 yılın en düşüğüne gerileyen euro/dolar paritesi karşısında Türk ihracatını koruma hamlesinin arka planında esasen bu konu yatmaktadır. Ancak uygulanan yöntem, takınılan tavır ve üslup, örnek verilen hiç bir ülkede karşılaşılan cinsten değildir. Kurumların yıpratılması, Merkez Bankası'nın bağımsızlığının tartışmaya açılması, para politikasının sokaktaki vatandaş nezdinde bilinir ve sorgulanır hale gelmesi gibi.
Doğrudur, değişen dünya düzeninde yeni paradigmaların geliştirilmesi ve uygulanır hale getirilmesi gerekmektedir. Buna kur savaşları olarak adlandırılan yeni konumlandırmada pozisyon almak ve ülke müdafaasını savunmak da dahildir. İsviçre Merkez Bankası'nın yeni yılın başında aldığı tarihi kararı ve piyasalarda yarattığı volatiliteyi unuttunuz mu? Peki ya Abe hükümetinin henüz iş başına gelmeden, seçim dahi kazanmadan uygulamaya koyacağı para politikalarını açıklamasını ve Japon Yeni'nde yaşanan değer kaybını?
Bugün Türkiye ekonomisinde genç nüfusun her yıl iş gücüne katılım oranı artan oranda devam etmektedir. Son 10 yılda kat edilen mesafenin ve gelinen refah noktasının korunması adına yeni bir ekonomik büyüme modelinin ortaya konulması gerekmektedir. 26 Ocak tarihinden bu yana Türk Lirası'nın diğer gelişmekte olan ülke para birimlerine nazaran ABD Doları karşısında fazladan kaybettiği yüzde 5-6'lık değer kaybı da takınılan siyasi tavrın yabancı yatırımcı nezdindeki "ülke risk primidir."
Türk Lirası kur savaşlarının en sert şekilde yaşandığı bir dünyada değer kaybetmeli midir? Cevabı kesinlikle evet. Ama bu noktada kontrol noktasının devlet gözetiminde olabildiğince tutulmaya çalışılması esastır. 29 Ocak 2014 tarihinde Türk Lirası'nı savunmak ve kaybedilen kredibiliteyi kazanmak adına gece yarısı yapılan Merkez Bankası toplantısı iktisat kitaplarına konu olacak şekilde örnektir. Sonrasında geçen 1 yıllık sürede kurun enflasyona geçişkenliği ile ne derece uğraştığımızı ve enflasyonda hedef seviyeden ne kadar uzaklaştığımızı burada anlatmaya gerek yok.
TCMB, yerel para birimindeki değer kaybının serbest düşüş fazına geçmeden önceki son aşamasında atacağı adımları dikkatle seçerken, büyümede azalan momentumu tekrar sağlamanın, kredibiliteyi yerine koymanın ve faizleri yükseltmeden dolaylı yoldan ateşe su dökmenin yollarını aramaktadır.
Asıl konu güven kaybının önüne geçilmesi, yeniden tesisi ve ben buradayım mesajını verebilmekte yatmaktadır. Ve bizler bir kez daha gelecekte bu günleri anlatırken doğru ne, yanlış ne, yapılmak istenen gerçekte neydi karmaşası ile hatırlamak zorunda bırakılmış olmanın kabul edilemez gerçeği ile yüzleşmekteyiz.
Etiketler:
enflasyon,
kur,
kur savaşları,
Merkez Bankası,
tcmb,
türk lirası
Kaydol:
Yorumlar (Atom)