10 Haziran 2014 Salı

Biraz daha konvansiyonel; ECB.

Avrupa Merkez Bankası, beklenildiği ve fiyatlanıldığı üzere daralan kredi hacmini, azalan kredi akış hızını ve yavaştan belirlemeye başlayan düşük fiyat seviyesi alışkanlığını ortadan kaldırmak üzere bir takım hamlelerde bulundu. Mario Draghi ile birlikte konvansiyonel olmayan para politikalarına geçişte daha ılımlı bir kişiliğe bürünen ECB, büyük merkez bankaları arasında negatif faiz uygulamasına geçiş yapan ilk kurum oldu. Bu adım, tarihte bir ilk olarak kayıtlara düşülebilir. Böylece, bölge bankalarının, kendi nezdinde gecelik olarak park edip tuttukları mevduatlara negatif faiz uygulanacak ve bir nevi her bir euro için neredeyse üzerine para alınacak. Negatif faiz uygulaması, daha önce Danimarka ve İsveç tarafından uygulamaya konulmuş bir para politikasıdır. 2014 yılı içerisinde Uluslararası Para Fonu IMF tarafından ECB bir çok kez sert bir şekilde eleştirilmiş ve genişlemeci para politikalarına geçiş yapması konusunda telkinlerde bulunulmuştu. Banka ayrıca, daha önce Euro Bölgesi borç krizinin en sert dönemlerinde hayata geçirilen LTRO ihalelerine yeniden başlayacağını duyurdu. 4 yıl vadeli ve yaklaşık 400 milyar Euro büyüklüğe sahip olacak yeni ihalelerde asıl amaç konut kredileri dışında bırakılan kredi piyasasında akışkanlığı sağlayabilmek. Bu sefer LTRO isminin önünde bir de T harfi var. Anlamı ise en basit haliyle, “targeted longer-term refinancing operations” olarak tanımlanan, hedeflenen bir yeniden fonlama operasyonu. Açıklanan tüm bu önlemlerin yanında banka bir de ikincil piyasadan varlık alım programı üzerinde çalışıldığını ifade etti. Bu da hepimizin 2008 krizi ile birlikte öğrendiğimiz FED vari bir niceliksel gevşeme hamlesi demek.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım ECB hamleleri kağıt üzerinde para ve sermaye piyasalarına gerektiğinde son kredi mercii olarak tanınan merkez bankalarının neler yapabilecekleri konusunda olumlu mesajlar olarak yorumlanabilir. Nitekim, ECB tam da bu anlamda olaylara yaklaşarak hamle yapmayı tercih etti. Açıklanan önlemler ile 1990’lı yılların Japonya’sı şeklinde bir deflasyona sürüklenme sürecinin önüne geçilmesi de amaçlardan bir tanesi. Bölgede şu anda daha öncede bahsetmeye çalıştığım şekliyle tam bir deflasyonist süreç söz konusu değil. Deflasyondan daha çok, uzun süreli bir düşük varlık fiyatlaması söz konusu. Bölgenin kimi ülkelerinde bu süreç en sert haliyle hissedilirken, kimi bölgelerinde ise aydan aya değişen artış ve düşüş gösteren bir gözlem söz konusu. Banka kararları sonra global piyasalarda artan risk iştahı yeniden risk-on modunu gündeme getirse de ortak para birimindeki değer kaybı yaklaşık 1 aydır fiyatlara bu hamlelerin yansımış olmasının da etkisiyle sınırlı oldu. Çok açık ki, ECB tarafından kamuoyuna oy birliği ile alındığı duyurulan bu kararların bilanço üzerinde genişletici bir etkisinden söz etmemiz imkansız. Çünkü, kredi finansal kesime kullandırılarak akış hızı canlandırılmaya çalışılıyor. Ekstradan piyasaya sürülecek herhangi bir Euro söz konusu değil. Vadesi, operasyon şekilleri, yararlanacaklar oldukça net bir şekilde belirtilmiş durumda. Bu da Euro’da Dolar’a karşı değer kaybını sınırlayan en temel faktör. Başkan Draghi tarafından faiz konusunda en dip noktada olduklarının basın toplantısı esnasında dile getirilmesi de ek faiz hamlesinin uzun bir zaman dilimi içerisinde gündemde olmadığını gözler önüne sermeye yetti.

Peki, ECB’de pişer, gelişen ülke piyasalarına herhangi bir şey düşer mi?

Soru, en az cevabı kadar merak yaratabilecek bir güçte. Ek bir niceliksel genişleme hamlesi ortada olmadığından gelişen ülke piyasalarına nakit sermaye akışından, doğrudan veya yatırım amaçlı bir cari açık tehlikesi yaratacak etkenden bu aşamada söz etmekten açıkçası ben imtina ediyorum. Kimilerine göre hoş görülmeyecek bir cevap olsa da maalesef gerçek şimdilik bundan ibaret. Fakat, içeride Merkez Bankası üzerinde son dönemde alevlenen faiz indirim tartışmalarında banka tarafından atılacak herhangi bir yeni adıma nefes aldırabilir mi derseniz, kağıt üzerinde evet, mantıken hayır cevabını vermekten kaçınmam. Nasıl mı?

Herkesin aklındaki ve dilindeki son dönemin en popüler cümlesi enflasyonun Mayıs ayı ile zirve noktayı test ettikten sonra Haziran ve sonrasında düşüşe geçeceği midir? Evet.
Peki, özellikle H ve I olarak tanımlanan ve yakından takip edilen temel enflasyon göstergelerinde, yani çekirdek enflasyonda çift haneli rakamlardan uzaklaşılmış mıdır? Hayır. Piyasadaki 2 ve 10 yıllık devlet kağıtlarının spot fiyatlamalarında faiz indirimi çoktan gerçekleşmiş ve banka politika faizi olarak gerisinde kalmış mıdır? Evet. Yani, aslında piyasa, Merkez Bankası’nı faiz indirimi hamlesine doğru çekmektedir. ECB ile oluşan iyimser hava da buna tuz biber olmaya en büyük adaydır. Fakat, son dönem enflasyon odaklı izlenen para politikasından uzaklaşmanın bedelini Ocak ayındaki önden yüklemeli ağır faiz artışı ile ödemiş olmanın maliyetleri henüz geçmemişken böylesi bir risk göze alınacak değerde en azından benim gözümde değildir. Bir kez daha oturup düşünülmesi taraftarı olarak adımı en azından 1-2 aylık enflasyon oranını yakından izledikten sonra karar alınması gerektiğini düşünenler arasına yazabilirsiniz.

ECB sonrası yakın zaman içerisinde gelişmiş ve gelişen ülke piyasalarının tümünde daha reel fiyatlamaların oluşacağı kanısında olmak için piyasa gurusu ya da kahin olmak gerekmiyor. Kısa vadeli tahvil faizlerinin gerçekleri uzun vadeli faizler kadar yansıtamadığını bir kez daha hatırlatarak yazımı sonlandırırken,

Sabrınız için teşekkür ederim.

Hiç yorum yok: