
Varsayalım ki 2010 yılı dünyanın rezerv parası olarak nitelendirilen “amerikan doları’nın” altın yılı olsun ve bu düşünce üzerine birkaç mantık yürütmeye çalışalım.
2008 ve 2009 yılları dünya ekonomilerinin iflasın eşiğine dayanmaları sonucu girişilen likidite operasyonları ile geldi geçti.Merkez Bankaları FED önderliğinde politika faizlerini tarihi seviyelere(%0-0.25 aralığı) kadar çektiler ve piyasaları canlı tutma çabası içerisinde oldular.Tüm bu yapılan kriz operasyonları sonucunda da Amerikan Dolar’ı Avrupa Birliği’nin ortak birimi Euro ve diğer ulusal para birimleri karşısında hızla değer kaybetti.Öyle ki Japon Yen’i için kullanılan “carry trade” benzetmesi artık Amerikan Dolar’ı için kullanılır hale gelmişti.
2010 yılına girişimiz ile beraber temel senaryo aslında değişme sinyalleri verme zorunluluğu içerisinde.Artık çok büyük banka ve özel şirket iflasları, riskin her daim var olması ile beraber, neredeyse yok denilecek kadar az düzeylerde ve piyasalara verilen likiditelerin bir şekilde “enflasyon riski” yaratmadan, küresel aktörleri de rahatsız etmeden çekilmesi şart.Genel kanı 2010 yılında artı büyüme görülme olasılığının eksi büyüme görülme riskinden kat ve kat fazla olduğu yönünde.Krizden çıkış sürecinde bayrağı yine Amerika Birleşik Devletleri’nin taşımasının beklendiği bir ortamda doğal olarak para biriminin de değer kazanması çok da şaşırtıcı bir sonuç olmasa gerek.
Bu varsayım ile değerlendirmeye başlanıldığında dolar’ın değer kazanması öncelikle merkez bankası FED’in faizleri arttırma süreci içerisine girmesi ile başlar.Bu bağlamda piyasadan geri çekilme operasyonlarının da sürece destek vermesi ile “arz/talep” ilişkisine bağlı olarak dolar global ekonomilerde değerlenmeye başlar.Euro/Dolar paritesinde ilk etapta 1.40 ve altı seviyelerin görülmesi özellikle gelişmekte olan ülke para birimlerinde de değer kaybı sürecinin yanında getirir ve ulusal paralara karşı bir saldırı atağı görülmesi olasıdır.Akabinde ihracat ve ithalat rakamlarının sanayi üretimi ve kapasite kullanım oranlarına paralel olarak pozitif yönlü bir seyir izlemesi ülke ekonomilerinde “dış ticaret açıkları” verilmesi resmini karşımıza çıkarır.Bu resmi son olarak “enflasyon artışları” nın ilk sinyallerinin gelmesi ile beraber merkez bankaları’nın “faiz artırımları”na başlamaları tamamlar
Dolar’ın değer kazanması genellikle yatırımcıların ve ülke borsalarının sevmediği bir durumdur ve verilen tepkiler ilk etapta “satış”yönlüdür.Elbette özellikle de kriz ile beraber arz/talep ilişkisine bakılmaksızın tarihi zirve değerlerini test eden Altın’da da aşağı yönlü bir seyir izlenmesi olası bir gözlemdir.Çünkü,kriz ile yatırımcılar geçmişten bu yana kalma alışkanlıklarını tekrar etmiş ve güvenli liman olarak gördükleri Altın’da alış yapmışlardı.
Altın gibi arz/talep ilişkisine bakılmaksızın “spekülatif” olarak hareket edebilen bir diğer emtia ürünü Petrol de ise dolar’ın değer kazanması farklı yorumlara açıktır.Krizin en şiddetli günlerinde ülkelerin iç taleplerindeki daralmalar sonucu petrol fiyatları hızla düşmüştü.Aynı süreç zarfında dolar euro’ya karşı paritede hızla değer kazanmış ve 1.30’lu seviyelerin altını test etmişti.Ancak bundan birkaç yıl öncesinde petrol tamamen spekülatif olarak büyük hedge fon yatırımları sonucu 160$ seviyelerini zorlarken parite 1.60 değerlerindeydi.
Dolar’ın değer kazanması mutlak surette bono ve tahvil faizleri üzerinde baskı yaratacak ve yukarı yönlü hızlı hareketler gözlenecektir.Faizde yukarı hareketlerin yaşanması ülke hazineleri üzerinde maliyet baskısı yaratacak ve borçlanmalarda zorluklar yaşanacaktır.Özelliklede “gelişmekte olan ülke”lerde ucuz fon girişinin yaratılması çabalarının artacağı bu dönemde rekabetin hat safhada olması şüphesizdir.
Kuşkusuz bir daha bu büyüklükte bir krizin yaşanmaması için mali piyalarda gözetim ve regülasyonların artması ile artık kolay para yaratılması eskisi kadar basit ve zahmetsiz olmayacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder