16 Ekim 2016 Pazar

Fiyatlamalarda Değişen Zaman Etkisi ve Musul

Hayatın akışı her geçen gün daha da hızlanarak yoluna devam ediyor. Koşuşturmaca içerisinde aynı etkinin kat be kat fazlasını fiyatlama davranışlarının eğilimlerinde de görüyoruz. Değişen zaman ile birlikte fiyatlama davranışlarının ruhunda da eğilim farklılaşıyor, evriliyor. Geride bıraktığımız yılın aynı döneminde konuştuğumuz konu başlıklarının bugün geçerliliğini korumakta zorlandığını, bir çoğunun çoktan rafa kaldırıldığını söylesek sanırım tespitte hata olmayacaktır.

Fiyatlama davranışlarının ruhunda da eğilim farklılaşıyor. Ne gibi? Eski alışkanlıklarımızın artık geçerli olmaması gibi. Neyi örnek verebiliriz? Mesela dün bir finansal varlığı fiyatlamaya çalışırken kendimize öncü gösterge olarak kabul ettiğimiz veri ve/veya data setlerini, haber akışlarını bugün artık göz ardı etmek zorunda kalıyoruz. İçinden geçtiğimiz dönem tam da anlatmaya çalıştığım duruma örnek olarak verilebilir.

Bugün dünya özelinde bir sabah uyandığımızda Kuzey Kore'nin denediği füze başlığının etki alanının kaç kilomektre kareden ibaret olduğundan tutun da Çin'de Polit Büro'nun büyüme beklentisine dair açıklamalarına, Tayland Kralı'nın sağlığına dair farklı kanallardan gelen ancak tek zeminde buluşmayı başarabilen haber akışlarını takip eder olduk. Hatta takip eder olduk noktasından takip etmek zorunda olduğumuz faza çoktan geçtiğimiz gerçeğini kabul etmemiz gerektiğini de kabullenmeye başlasak hiç de fena olmaz. Peki, eskiden bu konu başlıklarına benzerlerine hiç mi bakmıyorduk da bugün takip eder olduk? Hayır, bakıyorduk ancak bu denli yakından ve dikkatle gözetir değildik.

İşte tam da bu noktada Türkiye'nin jeopolitik konumunun getirdiği güçlüklerin rasyonel fiyatlama davranışlarının önüne ne denli geçtiğinden bahsetmeye başlasak sanırım zamanlama olarak yanlış olmayacaktır. Mevcut durumda yer aldığımız coğrafya maalesef yıllardır farklı iktidar mücadelelerinin sürdüğü, mezhep savaşlarının en kanlılarının gerçekleştiği, haritalar üzerinde masa başı tartışmalarının en şiddetlilerinin yaşandığı bir bölge konumunda. Suriye'de son 5 yılda yaşanan kaosun getirdiği güçlüklerin Türk lirası cinsinden varlıkların fiyatlanmasında ne denli farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına neden olduğunu sıralasak liste epey bir uzun olacaktır. Bugün bu yazının yazılmasını gerektiren yeni bir başlığımız mevcut; Musul'a olası askeri operasyon.

Musul'u da konuşmak zorundayız, Suriye'yi de, Çin'i de, Kuzey Kore'yi de. Neden? Çünkü eski alışkanlıkların hepsi değişen zaman karşısında yenik düşüyor, başarısız oluyor. Buna bankacılar da, yatırımcılar da, portföy yöneticileri de onların yöneticileri de, kısacası hepimiz mecburuz. Bugün artık destek ve direnç noktalarının belirlenerek al-sat stratejilerinin oluşturulduğu, başka hiç bir farklı durumun gözetilmediği dönemlerin esamesinin okunmadığı yeni bir çağ içerisindeyiz. İster kabul edelim, ister etmeyelim. Yatırım stratejileri artık gerçek bir stratejist mantığı çerçevesinde kurgulanıyor. (Durumun özellikle dolar-gram altın-borsa ne olur üçgenine sıkışmış biz Türkler için karmaşıklığını çok iyi biliyorum)

Musul, terör örgütü DAEŞ'in kontrolüne nasıl geçmişti hatırlar mısınız? Irak ordusunun tam teçhizatlı askerlerinin teçhizatlarını yerinde bırakarak ardına bakmadan bölgeyi boşaltması, DAEŞ'in kontrolü ele geçirmesi ve hakimiyet kurması ile. Bugün hangi noktadayız? Koalisyon güçlerinin 15 Ekim gecesi itibarıyla ilk kontrollü hava operasyonunu düzenlediği, topçu atışlarının karadan destek verdiği bir savaşın başlangıcındayız. Musul'u kimin kurtaracağı ve kurtardıktan sonra yönetimde söz sahibi olacağının belli olmadığı bir noktadayız. 

Musul Türkiye için neden önemli? Konunun farklı nedenleri var. Dilerseniz mevcut durumda hangi dinamiklerin konuda etkili olmaya çalıştığından başlayalım. Irak'ta mevcut yönetimin Şii ağırlıklı kişilerden oluştuğu aşikar. Musul, DAEŞ öncesinde bugün konuştuğumuz askeri operasyon sonrasında gündeme gelebilecek bölünme riskinden daha toplu bir yapıya sahip miydi? Cevabı net olmamakla birlikte konunun tartışmalı olduğunu söyleyebiliriz. Bölgede söz sahibi olmaya çalışan ve uzun yıllardır bu beklenti içerisinde bulunan Irak'ın kuzeyinde ikamet eden Kürtler, yerel halkın oluşturduğu Sünni, Türkmen, Arap yapı ve bir de merkezi hükümetin desteklediği Şii kesimden bahsediyoruz. Türkiye denklemde tarihten gelme akrabalık bağları, ekonomik ilişkiler, coğrafi yakınlık ve bölgede yer alan Sünni gruplar ile olan yakın ilişkisi ile yer alıyor. Tabi bir de Başbakan Sayın Davutoğlu döneminde Irak yönetimince yapılan davet üzerine kurulan Başika üssü ile. Başika konusu önemli; zira hem DAEŞ ile mücade kapsamında yerel milislerin eğitimi burada yapılıyor hem de terör örgütü PKK ile mücadelede öncü karakol konumunda bulunuyor. Şiiler merkezi hükümet ve İran'ın desteği ile söz sahibi olmaya çalışıyor. ABD ve Fransa'nın başını çektiği koalisyon hava harekatları ile -kara gücü kullanmadan kendi ülkelerinde operasyonun tartışma konusu olmasını önlemek amacıyla- DAEŞ ile mücadele kapsamında bölgede etkili konumda.

Musul'a düzenlenecek askeri operasyonun 8 Kasım tarihinde gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçiminden önce gerçekleşmesinin yüksek olasılık olduğuna dair dış basında değerlendirmeler yer alıyor. Böylece mevcut ABD yönetimi adaylardan Clinton'a zafere ulaşması halinde şekillendirilmiş bir Irak-Suriye politikası bırakmak istiyor. Mevcut yönetimin geride kalan iki dönem içerisinde bölgede politikalarında ne denli başarısız adımlar attığı ise ayrı bir tartışma konusu olarak farklı yazılarda uzun uzun tartışılabilir. 

Askeri operasyona kimlerin  katılacağı aşağı yukarı belli olmuş durumda. Soru işaretleri hiç mi yok? Elbette var. Mevcut durumda Irak merkezi ordusunun şehrin içerisinde operasyonlar düzenleyeceği, dış hattın Peşmerge tarafından tutulacağı belirtiliyor. Tartışmalı Şii milislerin ise mezhep savaşlarının önüge geçmek adına katılım sağlamaması gündemde. Türkiye'nin katkı sağlayacağı konusu ise henüz belli değil. Yukarıda belirttiğim haklı sebeplerden dolayı Türkiye'nin operasyona katkı sağlamak isteği ve operasyon sonrasında bölgede söz sahibi olma düşüncesini göz ardı etmemek gerekiyor. Peki, operasyon sonrası Musul nasıl şekillenecek? İşte bu sorunun cevabı 100 puan değerinde ve henüz bilinmiyor. Kesin olan şu ki birleşik bir Musul düşüncesinden giderek uzaklaşıyoruz ve maalesef bu durumun sonuçlarını olası mezhep ayrışmaları ve savaşa doğru sürüklenen bir süreç ile izleme ihtimalimiz hiç de az değil. Türk yetkililer de sık sık bu ihtimali mevkidaşları ile paylaşıyorlar ve Musul'u Musullular kurtarmalı düşüncelerinde ısrar ediyorlar. Musul'dan dışarı çıktığımızda ise bölücü örgütün kotrol sağlamaya çalıştığı Telafer gerçeği ile karşılaşıyoruz. Irak kaos içerisinde ve kaos bölge ülkelerini, en çok da Türkiye'yi etkileme potansiyeline sahip. Terör gibi, olası yeni göç dalgası gibi.

Irak ve Suriye politikalarında farklı dinamikler söz konusu. İran, ABD, Rusya, Fransa, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar akla ilk gelen aktörler. Suriye'de Esad rejimine İran ve Rusya'nın gerek askeri gerekse de maddi desteği ile savaşın seyri değişti, denklemler bozuldu. Rusya ile yaşanan uçak krizinden sonra denklemden neredeyse çıkma durumuna gelen Türkiye, Haziran ayında Cumhurbaşkanı tarafından yazılan mektup ile birlikte yeniden işleri yoluna koyma durumuna girdi ve gelecek için söz hakkını elde etmek konusunda önemli bir adım attı. Cerablus operasyonu TSK destekli ÖSO yönetiminde başladı, momentum kaybetmesine rağmen ilerliyor. Öte yandan ABD'nin Suriye'nin kuzeyinde ne denli yanlış oluşumlar ile birlikte hareket ettiği ve karada askeri güç olarak kullanma noktasında eğitim ve silah desteği sağladığı konusu ise apayrı bir akıl tutulması örneği.

Yukarıda özetlemeye çalıştıklarımdan sonra hala daha fiyatlamalarda eski alışkanların geçerli olduğunu düşünüyor musunuz? Zaman değişiyor, alışkanlıklar hızla evriliyor, kişi ve eğilimler farklı bir amaca hizmet etmeye başlıyor. Politika ve coğrafi gelişmelerin fiyatlamalardaki etkisini göz ardı etmek artık daha zor. Yaşanan her olay bir öncekine kıyasla daha fazla etki alanını genişletiyor, eğilimleri değiştiriyor.

5 Ağustos 2016 Cuma

Enflasyonda Olağan Şüpheli Kim?

3 Ağustos tarihinde her ay bir klasik olduğu üzere TÜİK tarafından aylık enflasyon gerçekleşmeleri açıklandı. Kısa özet ile; Temmuz ayında bir önceki aya göre enflasyon artışı %1.16, bir önceki yılın aynı dönemine göre %8.79, üretici fiyatları endeksi ise aylık %0.21, yıllık bazda ise %3.96 düzeyinde artış gösterdi. 

Türkiye'de enflasyon kelimesi kullanıldığında akla genellikle TÜFE, yani tüketicinin karşı karşıya kaldığı fiyat artış düzeyi gelmektedir. Bunun nedeni, yıllar itibarıyla üretici tabanlı fiyat artış düzeyinin tüketici cephesinde gerçekleşen yüksek seviyeler kadar rahatsız edici derecede gerçekleşmemesidir.

Temmuz ayı enflasyon gerçekleşmesine dair birkaç önemli ayrıntıdan bahsetmek gerekiyor. Yaz ayları itibarıyla genellikle olumlu hava koşullarının da etkisi ile enflasyonda düşük seviyelerde gerçekleşme takip edilir-di. Ancak bu yıl bahsettiğimiz durumun hayata geçmedi görüldü. Temmuz ayı enflasyon rakamı son 3 yılın ortalamasından 0.88, 5 yılın 1.12, 10 yılın ise 1.09 yüzde puan sapma gösterdi. Bahse konu rakamlar 2015 yılının aynı döneminde sırasıyla -0.09, 0.14 ve 0.09 düzeyinde sapma takip edilmişti. Yani, geçmiş dönem ortalamalarından pozitif bölgede ne kadar uzağa gidersek o derece aylık enflasyonda sapma olduğu sonucuna ulaşıyoruz.

Aylık enflasyon gerçekleşmesinde şu kalem şu kadar arttı, şu kalem şu kadar azaldı ayrıntılarından ziyade olaya farklı bir açıdan yaklaşmak için bu yazıyı yazmak istedim. Türkiye'de enflasyon konusunda artık uzlaşmamız gereken iki önemli nokta olduğu konusuna uzun zamandır gerek blog üzerinden, gerekse de hazırladığım araştırma raporlarında bahsetmeye çalışıyorum: 1-Enflasyona yönelik mücadelede tek haneye düşüş gösterdiğimiz 2004 yılından bu yana (ortalama TÜFE %8.60) bu yana başarısız oluyoruz. Nedeni, metal yorgunluğu misali uzun yılların verdiği çift haneli mücadelesinin ardından bir kısım kesimde tek hanede kalmanın verdiği kısmi rahatlık ve büyüme odaklı politikaların nispeten ön plana çıkarılması. 2-Mücadele konusunda enflasyona yönelik algımızı kaybetmiş olmamız. Toplumun her kesiminde aynı derecede yüksek algı olmadıkça enflasyonda kalıcı aşağı yönlü hareket gerçekleşmesi maalesef mümkün değil.

Öte yandan artık ciddi ciddi tartışmamız gerektiğini düşündüğüm bir diğer önemli hatamız ise bence enflasyonda asıl suçlunun kim olduğu konusu. Gıda ve alkolsüz içecekler grubunun TÜİK tarafından takip edilen 12 adet ana harcama grubu üyesi arasında yıllar itibarıyla sürekli en yüksek paya sahip olması nedeniyle "olağan şüpheli" arandığında akla ilk gelen isim olması nedeniyle herkesin aynı konuda -çoğunluğun detaylı bilgisi olmadan fikir belirtmesi ağırlıklı- yanlış analiz yapılıyor. Kendimce bazı hesaplamalar yaptım, paylaşmak isterim.

2005-2015 yılları arasında ana harcama grubu üyelerinin yıllık ortalama artışlarından ulaştığım rakamlara göre en yüksek artış %1.02 alkollü içecekler ve tütünde, %0.92 ile lokanta ve oteller ve üçüncü olarak da %0.78 ile gıda ve alkolsüz içecekler grubunda gerçekleşmiş. Yani, ortalama artışa bakarak seyir konusunda fikir sahibi olmak istediğimizde "olağan şüpheli" konumundaki gıda ve alkolsüz içeceklerin ilk sırada yer almadığını görüyoruz. Aynı dönem için hesaplamayı ortalama üzerinden değil de kümülatif üzerinden yaptığımızda (% değişime göre) farklı bir sonuç çıkıyor mu? Alkollü içecekler ve tütün grubu %135 artışla ilk sırada yer alırken, lokanta ve oteller %121, gıda ve alkolsüz içecekler ise %104 ile yine üçüncü sırada yer alıyor. Demek ki neymiş? Problemin ana çıkış noktasında kimi suçlayacağımız konusunda henüz emin değilmişiz. (Sadece gıda fiyatlarının kümülatif artış rakamı %105.)

2005 yılının Ocak ayında ortalama sepet kur seviyesi 1.56 seviyesinde iken, 2015 Aralık döneminde ortalama seviye 3.05'e yükseldi. Başlangıç ve bitiş dönemi arasındaki % değişim 95.5. Yani, Türk lirasının 0.5 ABD doları ve 0.5 eurodan oluşan yabancı para döviz sepeti karşısındaki değer kaybı neredeyse 2 katına yakın. Kurda gerçekleşen değer kaybının volatilite olarak sert ve hızlı gerçekleştiği dönemlerin akabinde çekirdek enflasyona geçişkenlik ve hizmetler kaleminde meydana gelen yapışkanlık olarak gerçekleşmesini doğal karşılamak gerek.

Bu noktada hedeften uzak enflasyon gerçekleşmesi için her yıl başlangıcında ve zaman zaman yıl ortasında kamu eliyle gerçekleşen zamları da -fiyat ayarlaması- atlamamak gerekiyor. Alkollü içecekler ve tütün kaleminin kümülatif artışta ilk sırada yer alması sürpriz olmasa gerek.

Enflasyona dair mütemadiyen yazı yazmam konusunda affınıza sığınıyorum. Temel para politikası duruşumuzu enflasyon odaklı hale getirdiğimiz gün ekonomide arzu edilen büyüme ve kaliteli gelişimin kendiliğinden geldiğine tanık olacağız. Evet, şu tartışmayı da kabul ediyorum; bugün dünya genelinde büyüme konusu temel kaygı. Şayet bu odakta ilerlemek istiyorsak da enflasyon hedeflemesi rejiminden tamamen ayrılıp bunu da ilan edelim derim. Böylece en azından neden enflasyon hedefi tutmuyor, bu yıl da şu kadar sapma oldu gibi tartışmalardan sıyrılmış oluruz.

Sabrınız için teşekkürler.

20 Haziran 2016 Pazartesi

Raghuram Rajan'a Teşekkürlerimle...

Hindistan Merkez Bankası'nın 53 yaşındaki Başkanı Raghuram Rajan, 3 yıllık ilk döneminin ardından bankadaki görevine devam etmeyeceğini 18 haziran günü kamuoyu ile paylaştı. IMF'nin eski başekonomisti Rajan'a para politikalarının ve merkez bankalarının siyasi erkler karşısında popülizme yenildiği 2008 krizi sonrası dönemde enflasyon ile mücadeleyi ve reformların gerekliliğini yeniden bizlere hatırlattığı için büyük bir teşekkür borçluyuz.

Rajan'ın eylül 2013 tarihinde başlayan merkez bankası görevi 3 yıl sonra kendisi tarafından alınan bir karar ile son buldu. Böylece Başkan, 90'lı yılların ardından banka içerisindeki görevine ikinci dönemde devam etmeyen ilk isim oldu. Hindistan'da siyasi kesim tarafından sert eleştirilere maruz kalan Rajan, ülke dışında küresel iktisadın önemli isimleri ve kurumları tarafından büyük bir övgü ve saygı ile anılıyor.

2013 ylında göreve geldiğinde enflasyonu kısa vade içerisinde yenerek başarılı olmanın ana şartını IMF kökenli olması nedeniyle ortodoks para politikaları uygulamak olarak belirten Rajan, büyümeden feragat ederek enflasyonist baskıları def etmenin yolun sonunda kendiliğinden gelecek büyüme ivmesi ve yabancı fon akışının oluşacak güvene dayalı ülke içerisine hareketini tüm dünya para otoritelerine bir kez daha ispatlamış oldu. 2012 yılında 12 aylık ortalama enflasyonun %9.37 olduğu ülkede 2013 yılı rakamı %9.85, 2014 yılı %6.71 ve 2015 yılı ise %4.91 ortalama seviyeler ile sonlandı. 3 yıllık döneminin ilk aylarında politika faiz oranını %7.25'ten 2014 ocak ayında %8'e kadar yükselterek sıkı para politikası duruşu sergileyen Başkan, "Kırılgan 5'li" olarak tanımlanan Fed'in faiz artırım sürecinden en fazla olumsuz etkilenmesi beklenen ülkeler arasında bulunan Hindistan'ı güvenli bir şekilde ile fırtınalı süreçten çıkarmayı başardı. Görev süresi boyunca politika faiz oranında 75 baz puan artışa giden Raghuram Rajan, nisan 2016 itibarıyla aynı dönem içerisinde 150 baz puan indirim yaparak nette görevi devraldığı güne kıyasla 75 baz puan aşağıda bir politika faizi ile çantasını toparlamaya hazırlanıyor. Bu resim dahi bizlere sıkı para politikası ve enflasyon ile mücadelenin hatırlandığı ülkelerde başarının orta ve uzun vadede nasıl da altın tepsi içerisinde politikacılara sunulmuş bir siyasi başarı nedeni olduğunu anlamamıza yeterli olmaktadır sanırım. Ancak söz konusu durum Hindistan'da da yeterli görülmedi ve sıklıkla reform çağrısı yapması nedeniyle Rajan, siyasi kanadın sert ve acımasız eleştirilerine karşı savunmasız kaldı. Saygın iktisatçı döneminde ülkenin ortalama büyüme performansı 2014-2015 yılları arasında yıllık %7.2 düzeyinde gerçekleşti. Anlamak açısından kolaylık sağlaması amacıyla tekrar belirtmek gerekirse; enflasyon ile mücadele kapsamında uygulanan sıkı para politikalarının meyveleri, orta ve uzun vadede büyümenin katma değerli bir şekilde gerçekleşmesine imkan tanıyabiliyormuş. 

Ülke para birimi reel efektif kur olarak 2014-2015 yılları arasında kontrollü bir şekilde %6.1 değer kaybederken, aynı dönem içerisinde Brezilya reali %7.7, Endonezya rupisi %6.4, Türk lirası %8.3 ve Güney Afrika randı ise %5.5 değer kaybı sergiledi. Söz konusu "kırılgan 5'li" üyeleri arasında para birimi zayıflarken büyüme oranı en yüksek ülke ilginçtir (!) Hindistan oldu.

Rajan'a iktisadi gerçekleri acımasız siyasetçiler karşısında dünya kamuoyuna yeniden hatırlattığı için kocaman bir teşekkür borçluyuz. Değerli Başkan, iyi ki 3 yıl önce Hindistan'da dönemin siyasetçileri tarafından bir kurtarıcı olarak görülerek göreve getirildin ve bizler de seni geç de olsa tanıma şansına sahip olduk. Ve yine iyi ki bugünün siyasetçilerine karşı kendini ve ekibini ezdirmedin ve göreve devam etmedin.

Saygı duyulan bir yönetici, siyasetçi, iktisatçı ya da ünvanı her ne ise onu olmak çok kolay bir yoldan geçmiyor. Başarılı yapılan her iş ilk etapta eleştiriliyor ve kolay olarak ifade ediliyor. Sonuç? Aynı dönem içerisinde Merkez Bankası'nın eski başkanı Eedem Başçı'nın maruz kaldığı eleştiriler ve para politikasında atılması gereken adımların nasıl ertelendiğini düşünün. Evet, tam da onlardan bahsetmeye çalışıyorum.

Raghuram Rajan, 2016 eylül dönemi itibarıyla akademik hayatına geri dönüyor.

14 Haziran 2016 Salı

Fiyatlamalarda Anomali Alışkanlığı Etkisi

Tartışmasız 1930 krizi gerek etki alanı, gerekse bıraktığı derin izler bakımından 2008 krizinin ilerisinde tanımlanabilecek bir konuma sahiptir. Büyük Buhran sonrasında Keynesyen politikaların önemi fark edildi, krizden çıkışın anahtarı olarak harcamalar ve kamu faktörü ön plana çıkmaya başladı.

2008 krizinin ABD nezdinde 1930 etkisi yaratmaktan uzakta bir konumlamaya sahip olmasının en önemli nedeni, krizin, olağandışı olarak tanımlanması ve bu kapsamda para politikalarının devreye sokulması kararının ivedilikle alınıp uygulamaya konulmasıdır. Kriz ile tanıştığımız "para politikalarında olağandışı adımların atılması ve merkez bankalarının faktörü" konusunun mayıs 2013 tarihinde dönemin Fed başkanı Ben Bernanke tarafından yapılan normalleşme yönlü adımları atabiliriz açıklaması ile birlikte en zorlu fazını aşmakta epey güçlük çekeceğimizin yeni yeni farkına varıyoruz. Belki de bir çoğumuz henüz bu fazın ne anlama geldiğini anlamakta başarılı olamadı, bilemiyorum.

Ben bu fazı finansal varlıkların fiyatlanmasında ortaya çıkan anomali ve "fast food" türü pozisyon alınması şeklinde tanımlıyorum. Küresel piyasalar, dünyanın her köşesinden ayrı zaman dilimlerinde gelen benzer yönde atılan para politikası adımlarını tek bir amaca hizmet eder şekilde yorumluyor ve limitleri zorlarcasına pozisyon almaya çalışıyor. Anlatmaya çalıştığım konuya verilebilecek en basit örnek negatif faiz uygulamasını ve genişlemeci para politikası tutumunu gözünü kırpmadan yürürlüğe sokan BoJ'a rağmen güvenli liman tercihi nedeniyle portföylerde ağırlığı artırılan Japon yenidir. Örnek tam anlamıyla nedir? Paranızı merkez bankasına park etmeniz karşılığında üzerine ek bir maliyete katlanmak zorunda olduğunuz, kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranının yerel para birimi cinsinden %200'lü seviyeleri geçtiği, iç tüketimin canlanmaktan uzak, 90'lı yıllardan bu yana likidite tuzağına düşmüş ve enflasyon yaratabilme çabalarında defalarca başarısız olmuş bir ülkenin para birimi pozisyonlarının portföylerde artırılması, üstelik bu durumun ABD doları karşısında her geçen gün artarak devam etmesidir. Demek ki örnek neymiş? Devasa büyüklükteki parasal genişleme adımlarına rağmen değer kazanan yerel para biriminin fiyatlamasında anomali konusunun ne olduğuymuş.

Gelelim bir diğer anomali konusunun ne olduğuna... Mayıs 2013 tarihinden bu yana başta gelişmekte olan ülke para birimleri olmak üzere para piyasalarının fiyatlamasında tam karşılığı bu olmasa da gizli bir devalüasyon devrimi yaşanmakta. Ben Bernanke'nin sonsuz parasal gevşeme kavramının olmadığını hatırlatması sonrasında yeryüzünde iflas etme riski en düşük ülke olan ve bu nedenle de güvenli liman olarak ilk akla gelen para birimi konumuna sahip ABD dolarında çapraz kur işlemleri yolu ile değerlenme söz konusu. Bu değerlenme sürecinden Türk lirası da gerek ulusal merkez bankasının atması gereken para politikası adımlarındaki zamanlama hatası yüzünden, gerek bir takım makroekonomik sıkıntıları yüzünden, gerekse de jeopolitik ve iç siyaseten oluşan sorunları kaynaklı ciddi derecede negatif etkilendi. Türk lirası dünya üzerinde ABD doları karşısında değer kaybeden tek para birimi miydi? Elbette hayır. Ancak sürecin yönetilmesinde en doğru para birimi olduğunu söylemek de maalesef mümkün değil. Konuyu çok dağıtmadan anomali konusunun diğer kısmından söz etmek gerekirse; sabit düşünce, Fed kaynaklı haber akışının faiz artışına işaret etmediği ortamda risk algısının artırılması, tersi durumda ise azaltılarak güvenli liman tercihinin dikkate alınmasıdır. Bu sabit düşünce ne zamandan beri hakimdir? Esasen bana göre en ciddi çıkış noktası mayıs 2013'tür. Sonrası dönemde tek kelime ile ok yaydan fırlamış durumdadır.

Fed'e dair anomali bizleri öyle bir noktaya sürüklemiştir ki gerçekleri gördüğümüz halde reel olanı ifade etmekten kimi zaman aldığımız pozisyona inanmaya başlamamızdan, kimi zamansa arka planda başka senaryoları birleştirebilir miyiz sorusuna yanıt aramayı istememizden ötürü süreç fasit daireye dönüşmüştür. Daha basitleştirecek olursak; kalem kalem açıklanan ABD ekonomisine dair verilerden pozisyonumuza ve/veya yazıp çizdiklerimize uygun olanları üzerinden yorum yapıyor, 1 gün önce resesyona sürüklediğimiz dünyanın en büyük ekonomisini bir gün sonra suyun akışına göre nispeten iyi olarak tanımlayabiliyoruz. Bu durumun açıklaması nedir? Bal gibi anomalidir, bilgisizliktir, realiteden gözü kapalı, ardına bakmaksızın uzaklaşmaktır. 

Yurtiçi piyasalarda merkez bankasının faiz indirimi sürecine devam edeceği yorumunun gündemin en popüler maddesi olduğunu bilir, ABD ekonomisi verilerini  bilerek yanlış okumak ister ve Fed faiz artırmaz, TCMB faiz indirir denklemini kurarak sonuca ulaşmaya çalışırız. 

Anomalinin, suyun akışına göre yorum yapmanın, akşamdan sabaha yatırım uzmanı olarak konumlandırılmanın göbeğinde, 1 dakika içerisinde alınan "fast food" vari pozisyon kararlarının sonuçlarını beklemenin çaresizliğinde realiteyi arıyoruz. 

Çok okuyunuz, en doğruyu arayınız, aynı hatada defalarca ısrar etmeyiniz. Devir anomalinin, bilgisizliğin prim yaptığı ancak kalıcı olmayacağına, iyinin mutlaka bir şekilde ayrışacağına inandığım devirdir.

4 Nisan 2016 Pazartesi

Kamunun Enflasyonuna Giden Yol Mutfaktan Geçiyor Mu?

Yine bir blog yazısı, yine bir enflasyon üzerine kafa yorulan cümleler silsilesine hoşgeldiniz.

Malumunuz, Türkiye ekonomisinde belirli konu başlıklarına toplumun önemli kesimleri hakimdir. Bu konuda ne denli başarılı olduğumuz geçmiş dönem örnekleri ile tecrübe edilmiş, başarıya ulaşılmıştır. Faiz tartışmasına milli futbolcu nezdinde katılır, enflasyonu iliklerimize kadar her sohbetimizde enine boyuna ölçer biçeriz. Bankacıyım der, bileşik faiz hesaplamasını yapamayız.

O günlerden birisinde miyiz bilinmez ama enflasyonu konuşmak için doğru gün bugün olabilir.

Türkiye ekonomisi enflasyonun düşüşünü kutluyor! İki ay gibi kısa bir sürede tüketicinin enflasyonu çift hane sınırından döndü, yaklaşık 2 puan gerileyerek bir kez daha resmi gerçekleşme aralığının orta noktasının üzerinde kaldı. Özetle, TÜFE kaleminde Şubat ve Mart aylarında negatif gerçekleşmeler söz konusu. Efendim, deflasyon mu dediniz? Hayır, bunlar hep kavram karmaşası.

Manşet enflasyona yani fiyatlar genel düzeyindeki yıllık karşılaştırmaya bakarsak enflasyonumuzda hızlı bir gerileme söz konusu. Az gittik, uz gittik, iki ay gibi kısa bir sürede atılması gereken tüm altyapı adımlarını atarak başarıya ulaştık. Peki, doğrudan para politikası ile müdahale edilerek yönlendirilebilen, adına da çekirdek enflasyon denilen göstergelerde de aynı başarı söz konusu mu?

Manşet enflasyonumuz düşerken çekirdek enflasyon göstegelerimiz gerilemekte inatçı davranıyor. Dikkatinizi çekerim; gerilemiyor demiyorum, inatçı davranıyor diyorum. Neden mi? Çünkü epey ciddi bir zamandır enflasyonda beklenti yönetimi denilen kavramı unuttuk da o yüzden. Enflasyonu "faiz düş" dediğimizde düşen, söz dinleyen, efendi, aklı başında bir çocuk zannettik, o yüzden.

Çekirdek enflasyonumuz biraz inatçı. Çünkü geçmiş dönem kur maliyetlerinin yansımaları geldiği kadar hızlı geri dönmek istemiyorlar. Üzerine bir de enflasyonda gelecek döneme dair ikna kabiliyetimizi kaybetme eşiğindeyiz. Enflasyon hedeflemesi rejimini resmen uygulayan, fiiliyatta gereken önemi vermeyen bir para politikası uyguluyoruz, uygulamakta da ısrar etmeye devam ediyoruz. Çekirdek enflasyonumuz, manşet enflasyon rakamının yıllık 1 puan üzerindeyken paranın maliyetini belirleyen politika faiz oranımızda indirime gidiyor, gelecek dönem için de kapıyı açık bırakıyoruz. Üzerine bir de sıkı duruş anlamına geldiğini iddia ettiğimiz ortalama fonlama maliyetinde kademeli düşüş sergilenmesine izin veriyoruz. Neydi, çekirdek enflasyonumuz inatçı mıydı? Siz olsanız ne yapardınız?

Gelelim enflasyonumuzu nelerin yükselttiğine... Her savaşta bir düşman ilan edilecek ki savaşın nedeni sorgulanmasın, tartışılmasın. Bizim enflasyonla savaşımızda düşmanımız gıda ürünlerinin fiyatı olarak lanse edildi. Doğrudur, fiyat oynaklıklarının fazla, maliyetin gereğinin üzerinde tüketiciye yansıtıldığı bir kalemdir. Peki, diğer kırılımlarda başarılı mıyız? Hizmet enflasyonumuz nerede? Yıllık çift hanede. Neden? Buyrun size beklenti yönetimi.

Mart ayı enflasyonunda fiyatı çıkan, düşen, sabit kalan ürün rakamlarını tek tek yazmayacağım. Benim de aralarında olduğum birçok araştırma raporlarında zaten yer verilmiştir. Sepetin içerisindeki ürünlerin sayısı baskın bir şekilde düşmüyor değerli arkadaşlar. Aksine ciddi oranlarda artış ve sabit kalma söz konusu.

Türkiye'de enflasyon konusunda resmi makamların yeterince mücadele etmediği tartışması bir yana konunun bir diğer acı tarafı da bu konu üzerine kafa yoran kesimin azlığı, o kesimin de sığlığıdır. Kabul edelim, enflasyon rakamları bu ülkede çok ciddi tartışmalara gebe kalmıyor, teknik bilgiler araştırma raporlarında yer almıyor, evet, evet, toplum bilinci her geçen gün giderek artan bir şekilde kayboluyor. Yeni trend ne mi? Enflasyon = Gıda fiyatları kısır döngüsü.

Ekonomide mikro/makro bazda her türlü başarının ilk çıkış noktası olarak enflasyon yaklaşımını gören bir iktisadi zihniyetteyim. Bu nedenle de bu konuya belki de "gereğinden fazla" önem veriyorum. Problem değil, memnunum. 

Bir örnek; 2015 yılı, para politikalarında önemli bir kavşak noktasıydı. Nasıl mı? Büyüme ya da enflasyon ayrımı masaya geldi, tercih büyümeden yana kullanıldı. Kurun hareketi sertleşmedikçe serbest bırakıldı, bir miktar enflasyona katlanma düşüncesi ile büyüme rakamlarında ortalamaya yaklaşma tercih edildi. Dünyanın sonu ya da büyük bir ekonomik düşünce hatası değildir. Saygı duymak gerekir. Sonuçta seçilmişler halka sandığa gidildiğinde matematik ile hesap vermek zorundadırlar. Eleştirdiğim nokta ise şu; enflasyon hedeflememiz neden hala var? Öyle bir kavram olmasa bu tartışma da masada olmayacak, bu yazı da yazılmayacaktı. 

Sabrınız için teşekkürler.

8 Mart 2016 Salı

Sermaye Piyasalarımız Neden Gelişmiyor? Eleştirel Bakış.

Uzun zaman olmuş bir şeyler karalamayalı, fikirlerimi, aklımdan geçenleri bir bir sıralamayalı. 

Blogda son güncellemeyi 6 Kasım 2015'te yapabilmişim. İş yoğunluğu, biraz üşengeçlik biraz da bölge özelinde memleket halinin ruhsal yansımaları derken sanırım kendime epey bir bahane bulmuşum yazmamak için.

Bu kez ekonomide herhangi bir konu başlığından, merkez bankalarına yönelik beklentilerden ya da unutulan enflasyon kavramından dem vurmak istemiyorum. Aslında bir süredir kendi kendime kaldığım zamanlarda sıklıkla düşünüp, tartışmaya çalıştığım bir konudan bahsetmek istiyorum; Türk sermaye piyasalarının gelişememesinde sistemin içinde yer alanlar ne kadar suçlu? Yani, bizler. 

Evet, bu blog yazısı bir tür sistem eleştirisi içermektedir!

Malumun ilanında herhangi bir sakınca olduğu kanısında değilim. Yurtiçi piyasalarda her gün eline kalem alıp finansal varlıklara neyin, nasıl etki ettiğini anlatmaya çalışıyorum. Sistemin içerisindeyim, bizzatihi elini taşın altına sokan ender insanlardan birisiyim. Bu yüzden de okumakta olduğunuz yazıyı içten, samimi duygularımla, kendimi de eleştirerek yazıyorum.

Uzun yıllardır süre gelen klasik bir klişedir; Türkiye'de sermaye piyasaları gelişmiyor! Peki, gelişmiyor da biz, kendi üzerimize düşen görevleri ne kadar yapıyoruz? Biz derken kastettiğim; tüm bankacılar, yatırım danışmanları, portföy yöneticileri, analistler, ekonomistler, ünvanı, konumu ne olursa olsun finansal piyasalar içerisinde kendisini etkili gören herkes.

Sermaye Piyasası Kurulu tarafından yazılıp çizilen, yorum yapılan, yatırım tavsiyesi niteliği taşıyan işlere yönelik bir süre önce çok önemli gördüğüm bir düzenleme çıkarıldı. En basit haliyle hazır sırası gelmişken sormak isterim; sistem içerisinde kaç kişi 1 saatini ayırıp bahse konu düzenleme ve tebliğleri düzgün bir şekilde okudu? Haydi tebliğler uzun, ayıracak vakit yok, iş yoğunluğu çok, sık sık dünyaları kurtarıyoruz diyelim. Özetini, ilgili birimlerden gönderilen uyarı içerikli mailleri, yapılan konuşmaları kaçımız dikkate aldık? Kaçımız gerektiği şekilde uyguluyoruz? Mailleri okumadan sildik mi? Haydi, samimi olalım; yapmıyoruz, çok yoğunuz, eh biraz da her şeyin en iyisini biz biliyoruz. Malumunuz, toplum olarak dünyaya futbol ve ekonomi konularında doktora derecesinde üstün bilgiler ile donatılarak gönderiliyoruz, saygın bir konumdayız.

Türk sermaye piyasalarının gelişmesindeki en önemli sorun başlığı yetersiz ürün ve/veya finansal okur yazarlık eksikliği değildir bana göre. Konunun esas problem kaynağı bilgi düzeyi yetersiz sistem çalışanlarıdır. Bizler gerektiği düzeyde -burada gerektiği düzeyde kavramı ile zaten olması gereken durumdan, bir tür elzemden bahsediyorum- bilgi sahibi olmadan bunu piramidin tavanından tabanına yani sokaktaki adamdan büyük şirketlerin finans yöneticilerine nasıl anlatacağız? Kaçımız artık finansal sistemin, finansal dünya koşullarının ekonomiden siyasete, ürün bilgisinden anlık haber akışına, entellektüel bilgi düzeyinden en basit şekilde karşımızdaki kişiye bilgi aktarımına dek geniş bir yelpazede şekillenmeye başladığını, hatta trenin artık yavaş yavaş kaçmak üzere olduğunu biliyoruz? Haydi, samimi olalım; çoğunluğumuzun bu saydıklarımdan haberi dahi yok. Haydi be sende diyor musunuz? Ama gerçek bu. Önce eleştiriye kendimizden başlamak zorundayız.

Gelelim sisteme... Sistemin aksaklıkları yok mu? Tabi ki de var. Bence sistemin takıldığı en önemli nokta yeterli iş tecrübesine sahip olmayan çok genç arkadaşların -ki bir zamanlar kendim de dahil olmak üzere- önemli kartvizit ünvanlarıyla finansal sistem içerisine dahil olmalarıdır. İş için gerekli görülen sınavlar geçilip belgeler alınabildiği takdirde artık siz de sistemin bir parçası oluyorsunuz. Peki ya risk kavramı? İş tecrübesi? Her şey sınav mı? Bu kadar basit olmalı mı? Yaşasın hepimiz traderız, varlık yöneticisiyiz, Warren Buffet'ız! Yaşasın!

Bir zamanlar -ki bir zamanlar ile şair burada 7-8 yıl öncesinden bahsetmektedir- sistem kendi içerisinde stajyerlikten kendi personelini yetiştirir, kurum kültürünü aşılar, el pratiğini, teorinin inci gibi işlenerek gerçek hayatta uygulamaya geçirilmesine imkan tanırdı. Ben de kendimi çok şükür ki bu trenin son yolcularından olabildiğim için hep şanslı görmüşümdür. Maalesef artık iyi bir üniversite ismiyle mezunsanız ve gerekli belgelere sahipseniz sistem içerisine erkenden katılabilme şansına sahip olabiliyorsunuz. Hazır yeri gelmişken; mesleği öğrenmemde üzerimde emeği olan ilk müdürüm Sevil Hanım'a selam olsun! İyi ki bir gün bir yerlerde yollarımız kesişmiş. İyi ki sistem içerisinde sistemin kendi personelini yetiştirmesi gerektiğine inanan ender insanlardan birisi olmuşsunuz. Ben iş hayatımın sonraki bölümünde de eğitime, bireysel gelişime önem veren ender yöneticilerle karşılaşma ve hala daha çalışabilme şansına da sahip olduğum için mutluyum. 

Yazı biraz fazla mı iç karartıcı geldi? Gelmesin. En başta da demiştim ya; bu blog yazısı sistem eleştirisi içermektedir! Bizler daha iyi finansçılar olmak istiyorsak üzerimize düşen sorumluluklardan kaçınmamalıyız. Üzülerek söylemek zorundayım ki mevcut düzenin dünyadan bir haber finansçılarla uzun yıllar sağlıklı bir şekilde ilerlemesinin mümkünatı yoktur. Her krizin bir kenarında sistem içerisindekilerinin de payı vardır. Ama az, ama çok. Geleceğe ekilen her tohumun birer çınara dönüşmesi sanıldığı kadar da kolay değildir. Rüzgar bir şekilde eser, mesele kalıcılığını sağlayabilmek. 

Sabrınız için teşekkürler.