30 Temmuz 2015 Perşembe

Türk Para Politikası Gerçekten Sadeleşebilir Mi?

7 Haziran tarihinde gerçekleştirilen genel seçimler sonrasında bugün Ankara'da TCMB tarafından düzenlenen yılın üçüncü enflasyon raporu sunumu büyük önem taşıyordu. Para politikasının tasarlayıcıları, belirsizlik ortamında ve FED'e 1 kala ne düşünüyor, hangi adımları atmayı planlıyorlardı fikir sahibi olmak açısından önemli bir toplantıydı.

Toplantı beklentimi karşılar şekilde gelecek dönem politikalarının ne yönde işleyeceğini öğrenebilmek adına kayda değer sinyaller verdi. Başkan Başçı, 2010 yılında uygulamaya koydukları faiz koridoru yönteminden gelecek dönemde FED'in para politikasını sadeleştireceği ve sıkılaştırma yönünde adım atacağını belirterek vazgeçebilecekleri açıklamasını yaptı. Konu önemli hem de epey bir önemli. Gelin beraber konuşalım.

Önce şu konuyu netleştirelim; faiz koridoru uygulaması nedir? TCMB 2010 yılında global belirsizliklere karşı para politikasını daha esnek hale getirebilmek adına faiz koridoru uygulamasına geçiş yaptı. (daha esnek olalım derken zaman zaman karışıklığa da düşmedik değil) Başkan Başçı da bu uygulamanın bizzat mimarı olarak bilinmektedir. Buradaki amaç, belirsizliğin arttığı dönemlerde tek bir faiz aracı ile hareket ederek esnekliği kaybetmek yerine zaman zaman üst bant faizi olarak bilinen gecelik orandan sıkılaştırma yapmak, zaman zaman haftalık repo faizini kullanmak, zaman zaman da 2014 yılı Ocak ayında vazgeçilen aylık fonlama yöntemini kullanmaktı. Esneklik sağlanması amacıyla yürürlüğe konulan bu yöntem başta biz yerel bankacılar olmak üzere bir çok kesim tarafından anlaşılmakta zorlandı. Çok net hatırlıyorum -kendi raporumda da belirtmiştim- Haziran ayı TCMB Ekonomistler Toplantısı'nda Ankara'da yabancı ekonomistler uygulamayı anlama konusundaki rahatsızlıklarını sık sık dile getirmişlerdi. Anlaşılan o ki banka yönetimi daha sade bir uygulamanın gelecek dönemde faydalı olacağını düşünmeye başladı. Bu demek olmuyor ki hemen ilk PPK toplantısında tek faiz uygulamasına geçiş yapılacak. Zaten mevcut konuya Başkan da açıklık getirdi ve sadece araştırma yapılmasını istediklerini belirtti. Ağustos ayı PPK toplantısının tutanaklarında detaylar belli olacak.

Yeni adım ne anlama geliyor? Şahsi çıkarımım yeni adım ile mevcut politika faizi seviyesinden daha yüksek bir rakamın artık masada olacağı yönünde. Eğer koridordan tamamen vazgeçilecek ise Türk Lirası'nın değer kaybettiği günlerde likiditeyi sıkılaştırmak amacıyla kullanılan üst bant faiz oranı olan %10.75'e yakın bir değerin politika faizi olarak belirlenmesi gerekiyor. Zira yerel para birimini savunma konusunda daha ağır sıkıntılarla karşılaşmamız muhtemel. Öte yandan aşağı yönde de esnekliği kaybetmemek adına AOFM olarak bilinen bankacılık sistemine kullandırılan toplam fonlama maliyetine yakın bir seviye de belirlenebilir -%8.50 seviyeleri olabilir-. Banka yönetimi bu konuda oldukça kapsamlı bir çalışma yapacaktır, şüphem yok. 

Atılacak muhtemel adım önemli, hem de çok. Anlamı daha basit bir Türk para politikası olsun yönündeki iradedir. Bunun bir denemesini 2014 Ocak toplantısı sonrasında hayata geçirmeye çalıştık ama zamanla koridor yeniden etkin oldu. Ancak esneklik kaybolursa zorlanırız. Ayrıca Ankara'da birilerinin ekonomi konusunda hala daha mevziyi koruduklarını bilmek ve bir şeyler yapmaya çalıştıklarına olan inanç piyasaya verilen net mesaj açısından kritik öneme sahip. Malumunuz hali hazırda seçimden sonraki iki aylık süreçte hala daha koalisyon çalışmaları devam etmekte.

Blogda da daha önceki yazılarımda belirtmeye çalıştım; FED kapıda ve birilerinin bir şeyler yapması gerekiyordu. Bu açıdan da atılacak adım önemlidir. Detayları gördükten sonra ay içerisinde daha ayrıntılı bilgiye sahip olacağız. Ayrıca yeni dönemin bir diğer şifresi de şudur; daha yüksek faiz maliyeti bizleri bekliyor. Yani, mevduat ve kredi faiz oranları yükselecek. -çekirdek dışı yükümlülüklerde yapılan hamleden bu yana tek bir düşünceyi savunuyorum; bir süre faizlerin düşmedi kolay olmayacak- Bu durumda da bankaların karlılıkları bir miktar baskı altında kalabilir. Sektör son dönemlerde zaten regülatör düzenlemeleri ile kar yaratma konusunda sahip olduğu bazı araçlarını kaybetmişti. Ancak zaman zaman bizim dahi anlayabilmek ve fikir yürütme konusunda zorlandığımız mevcut uygulamanın biraz daha sadeleştirilmesinin istenmesi yabancı bankacılar açısından da pozitif karşılanacaktır. Ama bu demek değil ki tüm sorunlarımızı tek bir adımla halletmiş olacağız. Daha yapılacak bir sürü iş var.

Bir konuya daha değinmeden geçmek istemiyorum. Başkan, enflasyonun artık %7 seviyesinin üzerinde olmaması gerektiğini belirtti. Seviye konusunda tartışmaya girmek istemiyorum ama her yıl belirlediğimiz %5 seviyesinin gerçekçiliğindense daha olası seviyelerin artık direnç olarak kabul edilmesini uzun zamandır ben de düşünüyorum. En azından kredibilite açısından kazanım sağlamış oluruz.

Uzun bir aradan sonra sadece para politikası konuşmak ve kafa yormak için girilen çabanın tarifsiz mutluluğunu yaşarken yaklaşık 1 saat sonra terör haberleri son dakika olarak geçildi. Mikro/makro bazda ne yapacak olursanız olun, toplumsal barışın sağlanmadığı bir ülkede her şey askıda kalma riski ile karşı karşıyadır.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Benim Hala Umudum Var

Türk insanı olarak ekonomide bir şeylerin yolunda gitmediğine dair en belirgin indikatörümüz kur seviyelerinin yükselmesidir. Daha basit tanımıyla Türk Lirası'nın değer kaybetmesidir. Gelin birlikte son günlerde ne olup bittiğini tartışalım.

Evet, Türk Lirası değer kaybediyor. Hayır, Türk Lirası ilk kez değer kaybetmiyor. Bugün itibarıyla yılbaşından bu yana %15'in üzerinde ABD Doları'na karşı değer kaybetmiş bir para biriminden bahsediyoruz. Peki neden ABD Doları'na karşı olan performansı benchmark olarak alıyoruz? Çünkü dünyanın yerel para birimi ABD Doları da o yüzden.

Gelelim TL cephesinde olup bitenlere... 2015 yılı bizin gibi emtia ithalatçısı gelişmekte olan ülkeler karegorisindeki ekonomiler için iyi başladı, kabul edelim. Aynı grup sepetinde değerlendirildiğimiz ülkelerden pozitif yönde ayrışanlar da oldu, bizim gibi olumsuz ayrışmak için elinden geleni yapanlar da. Manşet enflasyon rakamımız resmi hedef seviyesinin 2 puan üzerinde seyrediyor. Tüm dünyada gıda fiyatları gerilerken, yılların getirdiği yanlış tarım politikaları yüzünden biz Türk para politikasında enflasyon hedeflemesinden sapmamızın nedeni olarak gıda fiyatlarını öne sürdük. Sürmek de zorundayız zira gerçekler hiç bir zaman halı altına itilemez. Başka hangi sorunlarla uğraştık? Mesela para politikamızı Merkez Bankası'nı kameralar önünde sert bir şekilde eleştirerek her türlü spekülasyona açık hale getirdik. Vaktinden önce indirdiğimiz politika faizimizi yıl içerisinde daha fazla indirme imkanımızı elimizden kaçırdık. Böylece olası FED sürecine daha düşük bir faiz seviyesi ile girme şansımızı yitirdik. Başka bir örnek daha ister misiniz? Genel seçimlerin üzerinden yaklaşık 2 ay geçmesine rağmen hala siyasi bir irade ortayı koymayı beceremedik. Bunlar bizim eksilerimiz olarak not edilsin mi? Haydi edilsin.

Yurtdışında neler oluyor gelin ana noktalar üzerinden konuşalım. Malumunuz, euro tartışılıyor. Hem de akıbeti ne olur derecesinde. Yunanistan ip üstünde. ABD'nin izleyeceği para politikası korkutuyor. Çin'de yavaşlamanın boyutları şiddetini artırıyor. Orta Doğu'da ise kan durmuyor, yeni terör örgütleri ortaya çıkıyor.

Türkiye'yi yerel bir bankacı kadar tanımayan bir yabancı fon yöneticisisiniz ve yatırım yaparken pozisyon ayarlaması yapmak zorundasınız. Sınırlarını korumak için aynı anda iki farklı ülke toprağında hava harekatı yürüten bir ülkenin para birimi üzerinde kısa pozisyon almaktan başka neyi tercih edersiniz? Sonuçta kendinizi olası risklere karşı korumak zorundasınız ve siz de varlık yönetiyorsunuz. Cümlenin başında neden yerel bir bankacı kadar tanımayan şeklinde bir ifade kullandım biliyor musunuz? Çünkü katıldığım Merkez Bankası toplantılarından edindiğim tecrübe şu; yabancılar bir ülkeye yatırım yapmadan önce karar verirken sadece manşet rakamlara bakıyor ve mekanik olarak hareket ediyorlar. Cari denge, enflasyon, kamu maliyesi, jeopolitik riskler vb. Daha sonrasında ise global rüzgara göre pozisyon ayarlamasını tercih ediyorlar. Yani bizler kadar her detaya dikkat etme ihtiyacı duyup hissi davranmyorlar. Davranmak da zorunda değiller zaten. Sonuçta likiditeyi Türkiye'ye yönlendirmek zorunda değiller. Bizim gibi yüksek faiz ve getiri bulabilecekleri bir çok ülke ve piyasa mevcut.

Bir ülke varlıklarının yatırımlarda tercih dışı kalması için siyasi tansiyonun yükselmesi, terör olayları, kısacası huzur bozucu birkaç olayın gündeme gelmesi yeterlidir. Sonrası zaten global fiyatlamalar ile devam eder. Peki her şey bizim için bu kadar negatif mi? Mazhar Alanson'un da dediği gibi "benim hala umudum var". Evet, hala var. 2015 yılına dair ortalama büyüme beklentisi nedir? %3. Ben dahil olumsuzlukların sürmesi halinde bu yılı kayıp yıl olarak ilan etmemizdeki gerekçe büyüme rakamı üzerindeki olası baskılar kaynaklı değil mi? Evet. Unutmayalım, kayıp yıl dediğimiz büyüme rakamı son 3 yılın ortalamasına eşit. Yani kayıp kelimesinde dahi negatif büyüme söz konusu değil. Sadece bize yetmeyen bir büyüme var. Ama bu büyüme tercihini kim verdi onu da atlamamak gerekiyor. 2011 sonrası artan makro dengesizlikleri (kredi artış hızı, kredi kartı kullanımı) önlemek için iç tüketimi kısmaya yönelik kararları da yine biz aldık. İnanın bana son derece de doğru yaptık.

Enflasyon hedeflemesi denilen kavramı tekrar hatırlayıp 2-3 yıl için bu yolda sağlam adımları yeniden atmak istersek şayet (2001 sonrasında olduğu gibi) inanın bana bir miktar büyümeden feragat ederek yeni bir hikaye yaratmış olacağız. Sonrasında ise süreci yapısal reformlarla destekleyecek olursak zaten konjoktür bize olan güvenin yeniden tesis edilmesini ve faizlerin kendiliğinden gerilemesini sağlayacak. Evet, bu iradeyi ortaya koyabilecek kadrolara sahibiz. Çünkü biz enflasyon konusunda oldukça tecrübeli bankacı ve ekonomistlere sahibiz. Tercih bizim. Aksi durumda ekonomi çok uzun yıllar boyunca mevcut sistemi kaldıracak güçte değil.

Evet, benim hala umudum var.

21 Temmuz 2015 Salı

Yıllık İzin Kafası, FED'i Hatırla(t)mak, Olası Riskler

Finans sektöründe çalışanların, bilhassa da yatırım bankacılığı tarafında olanların hayatlarında sabah erkenden gelip ekran karşısına oturmak ve tüm dünyayı birkaç dikdörtgen ekran arasında oradan oraya hızlıca bakarak geçirmek rutin olarak tanımlanan kavramın ta kendisidir. Bazen öylesine kaptırırsınız ki kendinizi, en olmadık şeyleri en olmadık anlarda düşünebilme yetiniz hızlıca gelişmeye başlar. Bu noktada yıllık izinler candır. Uzaktan, çok uzaklardan, zihniniz ve bedeniniz rahatlamış bir şekilde bazı kavramlara yorum getirebilmenin tadına varmanın ifadesi yoktur.

İçimden geçenleri ilk satırda anlattıktan sonra gelelim asıl konumuza. Dünya FED'i, FED'de kendisinin atacağı ilk adıma vereceği karar için uygun anı bekliyor. Konumuz malum; FED'in parasal sıkılaştırma olarak tanımlanan faiz artışı hamlesi.

Mayıs 2013 döneminden bu yana adım adım parasal sıkılaştırma yolunda ilerliyoruz. Her ay FED tarafından gerçekleştirilen FOMC toplantılarını heyecanla takip ediyor, başkanların ağızlarından çıkacak iki çift cümleye odaklanıyor, tarım dışı istihdam verisi açıklanmadan önce heyecan içerisinde ekranlarımıza bakıyoruz. Evet, FED adım adım parasal sıkılaştırma yolunda ilerliyor. Peki bu sırada biz ne yapıyoruz? Yaptıklarımız, yapacaklarımızın gerçekten teminatı mı, yeterli mi?

Açık konuşalım; biz elle tutulur, somut hiç bir şey yapmıyoruz. Toplantılarına benim de katıldığım TCMB yönetimi çok saygıdeğer insanlardan oluşuyor. Hepsi konularında son derece uzman kişiler. Ancak o kişilerin kendi inandıklarını yapabilecekleri ortamı kendi ellerimizle ortadan kaldıralı epey bir zaman oluyor. Suçlu kim? Suçlu belki hepimiz, suçlu belki spesifik bir kaç kişi, Ali, Veli... Şahıslar önemli değil. 

FED'in faiz artırması önemli bir konu. Hem de epey bir önemli konu. Kendi şahsi beklentimi paylaşayım ki konu ileride tekrar açıldığında kim hangi noktadaymış şimdiden netleşmiş olsun. Ben 2014 yılının Haziran döneminden bu yana FED cephesinde ilk faiz artışının 2015 Eylül döneminde geleceğini düşünüyorum. Tahminim tutar, tutmaz. Ama kendi beklentim bu. Ayrıca bu adımın öyle Türkiye'de bizlerin alışık olduğu şekilde 100-200 baz puanlık önden yüklemeli ya da 50 baz puanlık ve kademeli şekilde olacağını düşünmüyorum. Neden düşünmüyorum? Çünkü bizler gelişmekte olan bir ülkenin bankacılarıyız. Bizim merkez bankamızın atacağı bir parasal adım dünya çapında çok büyük etkilere sahip değil. Peki FED sahip mi? Evet, sahip. Oradan başlayacak en küçük adım -yönü ne olursa olsun- dünya üzerinde kayda değer etkiler yaratabilir. Nedir buna en basit örnek? 2008 yılı sonrasında başlanılan parasal genişleme hamlesi, bollaşan ucuz ABD Doları ve bizler gibi gelişmekte olan ülkelere fon akışı, bizlerin de hesapsızca nereden finanse edildiğini bilmediğimiz ve düşünmek istemediğimiz harcamalarımız. Hangi harcamalarımız? Kredi kartlarımız, tüketici kredilerimiz, vb. Eee peki Eylül ayında bana göre FED ne yapacak? Ay konusunu tutturabilirsem eğer atılacak ilk adımın sembolik bir faiz artışı olacağını, sonrasının ise piyasayı ve diğer ülke ekonomilerini yakından takip ederek bir süre nötr biçimde izleyerek geçirileceğini düşünüyorum. Sembolik olması demek bizim hiç bir hazırlık yapmamamızın gerekçesi olabilir mi? Tabi ki hayır.

Genel seçimler sonrasında yaklaşık 2 aydır siyasi iktidar konusunda belirsizlik yaşıyoruz. Koalisyon görüşmelerinin ilk turu daha yeni geçtiğimiz hafta içerisinde gerçekleştirildi. Olası erken seçimde 2015 yılının üzerini çizmiş olacağız. 2016 ise hala muallakta. Dünyada yeni döneme hazırlık yapan ekonomiler var. Faiz konusunda daha agresif, ülkeden çıkacak olan yabancı fonları ikna konusunda daha istekli, yapısal reformlar konusunda daha iştahlı. Okuduğunuz 3 örneği şimdi de bizim için düşünün... Düşündüyseniz devam edebilirim.

Enflasyon ve faiz arasındaki hiç yoktan bir tartışma ile bu yılın ilk 4-5 ayını feda ettik, üzerini çizdik. Tarım sektörünü yok ettiğimiz ve gıda politikamız olmadığı için enflasyondaki gıda kaynaklı yükselişe önlem alma konusunda geç kaldık. 1 sene önce gıda komitesi kurduk, somut adımları bekliyoruz. Kabul edelim; gıda konusunda ilk sinyal bundan yıllar önce kırmızı et fiyatları yükseldiğinde bize gelmişti ama biz bunu öngöremedik. Kabul edelim!

Yeni dönem, yeni dönem dediğimiz şey nedir? Ucuz ve bol ABD Doları'nın artık olmama riski ile karşı karşıya kalacağımız gerçeğidir. Sermaye olarak tanımlanan sıcak para, dünya üzerindeki hareketini belirsizliklerle dolu gelişmekte olan ülke ekonomilerinden gelişmiş ülke ekonomilerine doğru yol almaya başlayacak. Bu bir risk midir? Sizi bilmem ama benim açımdan bir risk. Bizde durum ne? Bir şeyler, bir yerlerde yanlış yapılıyor. Günler, aylar hatta yıllar büyük hatalar içerisinde geçiriliyor. Para politikamızı futbolcu nezdinde tartışıp, uygun faiz seviyesini aramakla en verimli zamanlarımızı geçiriyoruz. Belki gözden kaçmıştır ama geçenlerde bir konu benim epey bir aklıma takıldı. Malumunuz P5+1 ülkeleri ile İran arasında nükleer konusunda uzlaşıya varıldı. Burada taraflardan birisi de Avrupa Birliği idi. Aynı günlerde Birlik Yunanistan'ın borç konusuyla da uğraşıyordu. Hani ben dahil o çok eleştirdiğimiz Avrupa kıtası ne yaptı biliyor musunuz? İki konuyu da ayırarak yönetmeyi başardı. Bizim böyle bir odak problemimiz var. Bir şekilde bu beceriye sahip değiliz (ben dahil).

Dünya hızlı bir değişim içerisinde.  Ve tabi ki biz de bu değişime bir köşesinden ayak uydurmak zorundayız. Belirsizliği sevenlerden misiniz bilmiyorum ama "fast money" olarak tanımlanan küresel sermaye bu durumdan pek hoşlanmaz. Hem kısa hem de uzun vadede dış borçlara ihtiyaç duyan bir ekonomiyiz. Bunu ben söylemiyorum, rakamlar söylüyor. Mayıs sonu itibarıyla ülkenin 1 yıla kadar ödemek zorunda olduğu kısa vadeli dış borcu 125.1 milyar dolar. Kaynak, TCMB. 2015 yılının ilk çeyreğini baz alırsak ülkenin toplam dış borç stokunun 71.3 milyar dolarlık kısmı ABD Doları cinsinden. Uzun vadelide ise bu rakam 163.2 milyar dolar. Toplam dış borcumuz da 392.8 milyar dolar.

Demek ki neymiş? ABD Doları'nın da, FED'in de ne yaptığı bizi epey bir yakından ilgilendiriyormuş.

Sabrınız için teşekkürler.

12 Temmuz 2015 Pazar

Yunanistan'ı Son Kez Anlama Kılavuzu

Finans dünyası 2009 yılından bu yana, bu işlerin kenarından geçmeyen Türk insanı ise 2015 genel seçimleri ile birlikte parti temsilcilerinin verdikleri örnekler sayesinde komşu Yunanistan'ın içerisine düştüğü ekonomik dar boğaza vakıf olma şansına eriştiler.

Yunanistan en basit ifadeyle 2001 yılında Türkiye'nin içerisine düştüğü ekonomik krize benzer bir dönemden geçiyor. Ekonomideki karşılığı ile tam olarak bire bir örtüşmese de olayı anlatabilmek için şu an için bu örnek üzerinden gitmekte fayda var. 

Komşu, uzun yıllardır ülkede reform gerektiren konulara eğilmekten hep imtina etti, hep halının altına süpürmeyi tercih etti. Yolsuzlukla mücadele etmek yerine görmezden gelindi, koca ülkenin savunma politikası sadece Türkiye üzerine kurgulandı ve harcamalar eğitim, sağlık gibi önemli kalemler yerine buraya kaydırıldı, Avrupa Birliği'ne üye olabilmek için ülkenin istatiski değerleri ile oynandı ve objektiflik kaybedildi, üyelik süreci ile birlikte de ülkeye gönderilen birlik fonları karşılıksız olması nedeniyle dikkatsizce harcandı ve yapısallıktan uzak duruş devam ettirildi. 2009 yılında ilk kez patlak veren kriz ülkenin eski başbakanı Papandreu'yu siyaset sahnesinin dışına itti -Papandreu ailesi ülkenin en eski siyasi figürlerinden birisidir- Papandreu'nun siyaset tarihinde kaybolma riskini göze almak adına açıkladığı ekonomik gerçekler aslında çok büyük bir fedakarlık örneği olarak da yorumlanabilir.- Geçen zaman diliminde ülke, Avrupa Birliği ve IMF'den 200 milyar eurodan fazla bir yardım paketi temin etti, özel yatırımcıların elindeki bono ve tahvillerin bir kısmı saç traşı olarak tanımlanan şekliyle silindi ve yeniden yapılanma süreci denenmeye çalışıldı. Ancak tarihinde Türkiye'den daha başarılı bir program süreci yer almayan IMF, bir kez daha Yunanistan'da kaybeden taraf konumuna düştü ve ülkede işsizlik oranı hızla artarken, ekonomide de daralma gerçekleşti. Zaten geçmişten bu yana vergi ödemek gibi bir halk kültürü olmayan Yunanistan'da ekonominin daralması devlet gelirlerinin de azalmasına neden oldu ve bugün tartışmaya başladığımız o meşhur sürecin içerisine girilmiş oldu.

Bir yandan IMF programı iflas ederken diğer yandan da başta Almanya olmak üzere kemer sıkma önlemlerinin artırılmasına yönelik teklifler dillendirilmeye başlandı. İşte bu noktada da Syriza iktidarı ve Tsipras dönemi başladı. Türk insanı olarak mağdur ve ezilenin yanında yer almak en belirgin özelliğimizdir. Bunu Yunanistan konusunda da bir kez daha kanıtlamış olduk. Peki gelinen noktada Yunanistan'ın hiç mi suçu yok? Tek suçlu Almanya ve IMF'mi?

Yunan ekonomisi ağırlıklı olarak denizcilik yani navlun ve turizm geliri üzerine inşa edilmiş bir modeldir. Her ne kadar model tanımlamasını yaparken ben bile bir kaç kez düşünüp şüpheyle yaklaşmış olsam da şu an için bu tanımlamadan devam edebiliriz. Yani Yunanistan'da ekonominin büyümesi üretime, üretip başka sınırlara mal ve hizmet ihraç etmeye ve markalaşma üzerine kurulu bir yapı değil. Örnekler size de bir yerlerden tanıdık gelmeye başladı mı? Peki. Tüm bunların üzerine bir de sınırsız iç tüketim, dağılmış sosyal güvenlik sistemi, yüksek emekli maaşları, plansız kamu harcamaları ve sırtını Avrupa'dan gelecek fonlara dayanmış bir politika ekleyin. Şimdi taşlar daha net oturmaya başladı mı? Peki.

Görüldüğü üzere analiz yaparken içerisinde bulunulan durumu her haliyle net bir şekilde ortaya koymak gerekiyor. Demek ki neymiş? Komşu Yunanistan'da üretim yokmuş. Tüm bunlar olurken para politikası ne alemde diye soranınız varsa cevap net: ECB'nin belirlediği şekilde belirlenen bir doğrultuda ilerliyor. Çünkü başka şansı yok. Yunanistan, ortak para birimi projesi olan Euro'ya geçmesiyle birlikte kendi para birimini basma ve politikasını belirleme yetkisini Frankfurt'a devretmiş oldu. İki ayaklı bir masa olarak hayal edebileceğimiz maliye ve para politikalarındaki resim sanırım kafanızda netleşmeye başlamıştır.

Bugün tartışılan ne noktasında ise cevabım şu; Yunanistan üçüncü kez kurtarma paketi talebinde bulunuyor ama bu kez karşıdaki blok oldukça sert. Peki komşu neden ek kurtarma paketi istiyor? Çünkü ülkede kendisinin basma yetkisi olmayan para birimleri üzerinden daha öncesinden yapılmış dış borçlanmalar ve kreditörlere vadesi gelen ödemeler var. Bu ödemeler ertelendikçe iflas tanımlaması ile karşı karşıya kalınıyor. En son Haziran ayı içerisinde IMF'ye vadesi gelen bir ödemenin yapılmaması sonrasında olaylar iyice karmaşık hale geldi. Yunanistan değil üçüncü, otuz üçüncü kurtarma paketini dahi almayı başarabilse de tünelin sonundaki ışığın hayra alamet olmasının imkanı yok. Çünkü yaklaşık 300 milyar euroluk borcun ödenebilme imkanı yok. Çünkü öyle bir ödeme kapasitesi, disiplini ve kamu gücü söz konusu değil.

Haydi şimdi gelelim en başa... Neden Türkiye ile benzer bir durumda Yunanistan? Aslında sorunun çözüm cephesinden gidersek resimler birbirine aynen uyuyor. Yunan bankaları bir süredir regülatör tarafından alınan karar doğrultusunda kapalı ve ülkede sermaye kontrolleri uygulanıyor. Bankamatiklerden çekilen günlük nakit teminlerinde belirli kısıtlar var. -60€- Türkiye 2001 sonrası dönemde bankalarını yeniden sermayelendirip -kamu görevi zararı yazıp- uzun vadeli hazine kağıtları vasıtasıyla borcu sürdürülebilir kılmayı başardı. Buradaki en önemli konu ise kendi basma yetkisine sahip olduğumuz para birimi üzerinden borç yapılandırması sağlayabilmemizdi. TL'ye değer kaybettirilerek ülkede satın alma gücü düşürüldü ve borç yükü hafifletildi. Süreç, maliye politikası ile de desteklendi ve kamudaki yük azaltıldı, harcamalar kısıldı. Takip eden dönemde ise enflasyon hızla düşmeye başladı ve sonrasında da büyüme uğruna enflasyon odaklı para politikasından vazgeçildi, mevcut seviyelerde enflasyonun seyretmesine göz yumuldu, para politikası gevşetildi. Neyse o mevzu buranın konusu değil.

Komşunun yapması gerekenler aslında hem çok basit hem de can yakıcı. Ama can Avrupa kapısında borç para arayarak bin kere yanmaktansa, bir kere yanarak Euro Bölgesi'nden çıkış sürecine girilmesi ile ayrı boyuta geçebilir. Ortak para biriminden çıkılması demek yeni bir para birimine geçiş yapılması -en erken 24-48 ay sürebilir- ve ilk etapta hiperenflasyona varabilecek boyutta fiyat istikrarının şaşması demek. Sonrasında ise kaos ortamı içerisinde borçlar yeniden yapılandırılacak, bankalar sermayelendirilecek ve zor ama sonu güzel bir dönem başlayacak. Garantisi var mı derseniz, yok. Çünkü kendi para biriminizi basmanız ile ertesi sabah hemen ülke olarak refaha erme şansınız bulunmuyor. Bu süreç sabır ve kararlılık gerektiren aşamalardan oluşuyor. Kamunun belirli kademelerinde disiplin ve inanç gerekiyor. Aksi takdirde daha kötüye de gidebilirsiniz. Biz Türkler bu duruma acı reçete diyoruz ve uygulamasını da gayet iyi biliyoruz. Allah bir daha göstermesin diyelim.

Her ne olursa olsun komşunun çalışma disiplini açısından hayata olan bakışını değiştirmesi gerekiyor. Ertelenen reformlar mutlaka hayata geçirilmeli. Ekonomi denilen şey epey bir ciddiye alınmalı!

Türkiye'de durum ne diye düşüneniz vardır mutlaka. Konuyu dağıtmadan en net haliyle durum şu; siz, siz olun, yine de reformları ertelemeyin. Bir de Merkez Bankası bağımsızlığı epey önemli bir konu. Öyle futbolcu nezdinde tartışılacak kadar basit bir konu değil.

Sabrınız için teşekkürler.