Yunanistan en basit ifadeyle 2001 yılında Türkiye'nin içerisine düştüğü ekonomik krize benzer bir dönemden geçiyor. Ekonomideki karşılığı ile tam olarak bire bir örtüşmese de olayı anlatabilmek için şu an için bu örnek üzerinden gitmekte fayda var.
Komşu, uzun yıllardır ülkede reform gerektiren konulara eğilmekten hep imtina etti, hep halının altına süpürmeyi tercih etti. Yolsuzlukla mücadele etmek yerine görmezden gelindi, koca ülkenin savunma politikası sadece Türkiye üzerine kurgulandı ve harcamalar eğitim, sağlık gibi önemli kalemler yerine buraya kaydırıldı, Avrupa Birliği'ne üye olabilmek için ülkenin istatiski değerleri ile oynandı ve objektiflik kaybedildi, üyelik süreci ile birlikte de ülkeye gönderilen birlik fonları karşılıksız olması nedeniyle dikkatsizce harcandı ve yapısallıktan uzak duruş devam ettirildi. 2009 yılında ilk kez patlak veren kriz ülkenin eski başbakanı Papandreu'yu siyaset sahnesinin dışına itti -Papandreu ailesi ülkenin en eski siyasi figürlerinden birisidir- Papandreu'nun siyaset tarihinde kaybolma riskini göze almak adına açıkladığı ekonomik gerçekler aslında çok büyük bir fedakarlık örneği olarak da yorumlanabilir.- Geçen zaman diliminde ülke, Avrupa Birliği ve IMF'den 200 milyar eurodan fazla bir yardım paketi temin etti, özel yatırımcıların elindeki bono ve tahvillerin bir kısmı saç traşı olarak tanımlanan şekliyle silindi ve yeniden yapılanma süreci denenmeye çalışıldı. Ancak tarihinde Türkiye'den daha başarılı bir program süreci yer almayan IMF, bir kez daha Yunanistan'da kaybeden taraf konumuna düştü ve ülkede işsizlik oranı hızla artarken, ekonomide de daralma gerçekleşti. Zaten geçmişten bu yana vergi ödemek gibi bir halk kültürü olmayan Yunanistan'da ekonominin daralması devlet gelirlerinin de azalmasına neden oldu ve bugün tartışmaya başladığımız o meşhur sürecin içerisine girilmiş oldu.
Bir yandan IMF programı iflas ederken diğer yandan da başta Almanya olmak üzere kemer sıkma önlemlerinin artırılmasına yönelik teklifler dillendirilmeye başlandı. İşte bu noktada da Syriza iktidarı ve Tsipras dönemi başladı. Türk insanı olarak mağdur ve ezilenin yanında yer almak en belirgin özelliğimizdir. Bunu Yunanistan konusunda da bir kez daha kanıtlamış olduk. Peki gelinen noktada Yunanistan'ın hiç mi suçu yok? Tek suçlu Almanya ve IMF'mi?
Yunan ekonomisi ağırlıklı olarak denizcilik yani navlun ve turizm geliri üzerine inşa edilmiş bir modeldir. Her ne kadar model tanımlamasını yaparken ben bile bir kaç kez düşünüp şüpheyle yaklaşmış olsam da şu an için bu tanımlamadan devam edebiliriz. Yani Yunanistan'da ekonominin büyümesi üretime, üretip başka sınırlara mal ve hizmet ihraç etmeye ve markalaşma üzerine kurulu bir yapı değil. Örnekler size de bir yerlerden tanıdık gelmeye başladı mı? Peki. Tüm bunların üzerine bir de sınırsız iç tüketim, dağılmış sosyal güvenlik sistemi, yüksek emekli maaşları, plansız kamu harcamaları ve sırtını Avrupa'dan gelecek fonlara dayanmış bir politika ekleyin. Şimdi taşlar daha net oturmaya başladı mı? Peki.
Görüldüğü üzere analiz yaparken içerisinde bulunulan durumu her haliyle net bir şekilde ortaya koymak gerekiyor. Demek ki neymiş? Komşu Yunanistan'da üretim yokmuş. Tüm bunlar olurken para politikası ne alemde diye soranınız varsa cevap net: ECB'nin belirlediği şekilde belirlenen bir doğrultuda ilerliyor. Çünkü başka şansı yok. Yunanistan, ortak para birimi projesi olan Euro'ya geçmesiyle birlikte kendi para birimini basma ve politikasını belirleme yetkisini Frankfurt'a devretmiş oldu. İki ayaklı bir masa olarak hayal edebileceğimiz maliye ve para politikalarındaki resim sanırım kafanızda netleşmeye başlamıştır.
Bugün tartışılan ne noktasında ise cevabım şu; Yunanistan üçüncü kez kurtarma paketi talebinde bulunuyor ama bu kez karşıdaki blok oldukça sert. Peki komşu neden ek kurtarma paketi istiyor? Çünkü ülkede kendisinin basma yetkisi olmayan para birimleri üzerinden daha öncesinden yapılmış dış borçlanmalar ve kreditörlere vadesi gelen ödemeler var. Bu ödemeler ertelendikçe iflas tanımlaması ile karşı karşıya kalınıyor. En son Haziran ayı içerisinde IMF'ye vadesi gelen bir ödemenin yapılmaması sonrasında olaylar iyice karmaşık hale geldi. Yunanistan değil üçüncü, otuz üçüncü kurtarma paketini dahi almayı başarabilse de tünelin sonundaki ışığın hayra alamet olmasının imkanı yok. Çünkü yaklaşık 300 milyar euroluk borcun ödenebilme imkanı yok. Çünkü öyle bir ödeme kapasitesi, disiplini ve kamu gücü söz konusu değil.
Haydi şimdi gelelim en başa... Neden Türkiye ile benzer bir durumda Yunanistan? Aslında sorunun çözüm cephesinden gidersek resimler birbirine aynen uyuyor. Yunan bankaları bir süredir regülatör tarafından alınan karar doğrultusunda kapalı ve ülkede sermaye kontrolleri uygulanıyor. Bankamatiklerden çekilen günlük nakit teminlerinde belirli kısıtlar var. -60€- Türkiye 2001 sonrası dönemde bankalarını yeniden sermayelendirip -kamu görevi zararı yazıp- uzun vadeli hazine kağıtları vasıtasıyla borcu sürdürülebilir kılmayı başardı. Buradaki en önemli konu ise kendi basma yetkisine sahip olduğumuz para birimi üzerinden borç yapılandırması sağlayabilmemizdi. TL'ye değer kaybettirilerek ülkede satın alma gücü düşürüldü ve borç yükü hafifletildi. Süreç, maliye politikası ile de desteklendi ve kamudaki yük azaltıldı, harcamalar kısıldı. Takip eden dönemde ise enflasyon hızla düşmeye başladı ve sonrasında da büyüme uğruna enflasyon odaklı para politikasından vazgeçildi, mevcut seviyelerde enflasyonun seyretmesine göz yumuldu, para politikası gevşetildi. Neyse o mevzu buranın konusu değil.
Komşunun yapması gerekenler aslında hem çok basit hem de can yakıcı. Ama can Avrupa kapısında borç para arayarak bin kere yanmaktansa, bir kere yanarak Euro Bölgesi'nden çıkış sürecine girilmesi ile ayrı boyuta geçebilir. Ortak para biriminden çıkılması demek yeni bir para birimine geçiş yapılması -en erken 24-48 ay sürebilir- ve ilk etapta hiperenflasyona varabilecek boyutta fiyat istikrarının şaşması demek. Sonrasında ise kaos ortamı içerisinde borçlar yeniden yapılandırılacak, bankalar sermayelendirilecek ve zor ama sonu güzel bir dönem başlayacak. Garantisi var mı derseniz, yok. Çünkü kendi para biriminizi basmanız ile ertesi sabah hemen ülke olarak refaha erme şansınız bulunmuyor. Bu süreç sabır ve kararlılık gerektiren aşamalardan oluşuyor. Kamunun belirli kademelerinde disiplin ve inanç gerekiyor. Aksi takdirde daha kötüye de gidebilirsiniz. Biz Türkler bu duruma acı reçete diyoruz ve uygulamasını da gayet iyi biliyoruz. Allah bir daha göstermesin diyelim.
Her ne olursa olsun komşunun çalışma disiplini açısından hayata olan bakışını değiştirmesi gerekiyor. Ertelenen reformlar mutlaka hayata geçirilmeli. Ekonomi denilen şey epey bir ciddiye alınmalı!
Türkiye'de durum ne diye düşüneniz vardır mutlaka. Konuyu dağıtmadan en net haliyle durum şu; siz, siz olun, yine de reformları ertelemeyin. Bir de Merkez Bankası bağımsızlığı epey önemli bir konu. Öyle futbolcu nezdinde tartışılacak kadar basit bir konu değil.
Sabrınız için teşekkürler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder