30 Haziran 2012 Cumartesi

hollande+monti+rajoy > merkel mi?

28-29 Haziran tarihlerinde 19.kez gerçekleştirilen (merkozy ve türevi toplantılar hariç) Avrupa Birliği Zirvesi'nden piyasalara kısa vadede destek veren adımların geldiğini gözlüyoruz...


Daha önce ortak eurobond'a karşı olduğu düşüncesini "no eurobonds as long as I live" (ben hayatta olduğum sürece ortak eurobond asla olmayacak) açıklaması ile dile getiren Merkel görünen o ki fransa'nın yeni sosyalist lideri Hollande ve cephesine bir nebze boyun eğmiş gibi görünüyor.Zirve öncesinde Monti ve Rajoy'un Hollande ile aynı görüşte olduğunu yaptıkları açıklamalar ile farkına varmıştık.İspanya'nın komple bir avrupa birliği yardımından ziyade bankalarını sermayelendirmek üzere bir yardım talebinde bulunmasının ardından zirvenin efsf/esm gibi fonları nasıl kullanacağı merak konusuydu.Çünkü, ispanya'nın sadece bankalarını sermayelendirme açısından ek yardımı talep etmesi daha önce yunanistan örneğinde olduğu gibi bir takım ağır kemer sıkma önlemlerini uygulama sürecine girmesinin önüne geçiyor.Yunan tahvillerini zamanında yükselen faizleri kontrol altına almak için ikincil piyasadan satın alan EFSF'nin geçtiğimiz Mart ayında gerçekleştirilen borç silme operasyonunda öncelikli borcunu tahsil etme yetkisini kullanması özel sektör kreditörleri ve yatırımcıları zor durumda bırakmıştı.İşte tam da bu noktada 19.zirveden çıkan sonuçların tek elle tutulur olanı EFSF ve ESM in ihaleler yoluyla birincil ve daha sonrasında ikincil piyasadan alacakları İSPANYOL DEVLET KAĞITLARI'nı olası iflas durumunda Yunanistan örneğinde olduğu gibi öncelikli tahsil yoluna gitmesi bir defaya ve İspanya'ya özel kaldırılması!
Çok net ki bu alınan bu karar İspanya'nın iç borçlanma senetleri üzerindeki satış baskısının azalmasını sağlayacaktır bir süreliğine.


Zirvede göze çarpan Hollande, Monti ve Rajoy isimlerinin Merkel'i baskı altına almayı deneme girişimleriydi.Merkel yalnız kalmamak adına yukarıda belirttiğim tek elle tutulur zirve sonucunu kabul etmek durumunda kaldı.Ortak eurobond konusunda hali hazırda anlaşmaya varılmış herhangi bir durum söz konusu değil.


EFSF daha öncesinde 440 milyar euro ile kurulmuş, 780 milyar euro'ya yükseltilmiş ve bir miktarda içerisinden kullanımlar söz konusu olmuştu.Kuşkusuz, avrupanın kısa vade içerisinde sorunlarının çözümünde anahtar rol oynaması beklenmemeli.EFSF ve ESM ye katkı yapacağını bildiren ülkeler arasında hali hazırda yardım talebinde bulunan avrupa ülkeleri de var.Birlik ülkelerinde ne kadar bir büyüklükte sorunlu banka bulunduğu ve ne kadarının sermayelendirme ihtiyacı duyacağını net bilen kimse yok.Rakamsal olarak da tahmin yürütmek mümkün değil.Zira, daha önce euro zone da yapılan banka stres testinde toplam sermayelendirme ihtiyacının 100 milyar euro tutarında olacağı öngörülmüştü.Bu rakamın gerçekçi olmadığı İspanya'nın tek başına BANKİA' da bu rakamın ihtiyaç olarak duyulacağını kamuya açıklamasından sonra ortaya çıkmış oldu.


Unutmayalım ki Avrupa bundan önceki 18 zirvesinde sadece karar aldı fakat parayı fiziki olarak masaya koyma ve aksiyonu alma konusunda basiretsiz davrandı.Kısa vadede oluşan pozitif fiyatlamanın kuşku ile yakından takip edilmesi gerektiği düşüncesindeyim.

23 Haziran 2012 Cumartesi

s&p ile giden moody's ile gelir mi?

Yazmaya çalışacağım tüm cümlelerden önce belirtmek isterim ki bu yazı bir "türkiye'nin notu neden yatırım yapılabilir düzeyde değil?" yazısı değildir, bilgilerinize... Mayıs ayına içeride SP kararı ile hızlı giriş yapan Türk Sermaye Piyasası Haziran'ı bitirmeye hazırlandığımız bu günlerde arkasına Moody's rüzgarını almış gibi görünüyor. Peki SP den Moody's ne değişti de rüzgar tersten esmeye başladı? Sp 1 Mayıs tarihinde TR'nin görünümünü pozitiften durağana çevirmiş,gerekçe olarak da daha düşük dış talep ve kötüleşen ticaret haddini göstermişti.Karar şaşırılmayacak şekilde içeride hükümet başta olmak üzere son derece olumsuz karşılanmış, gerekirse sp ile kredi derecelendirme yolları ayrılabilir noktasına gelmişti.Sp de bu reste karşılık olarak TR anlaşmayı iptal etse dahi biz yine derecelendirmemizi yaparız cevabını vermişti.Sp, Avrupa kaynaklı dış şokların TR nin ticaret manevrasını daraltacağını, buna bağlı dış ticaret rakamlarının kötüleşeceği varsayımı altında bu tip bir karar aldığını belirtmişti.Ekleme olarak da, beklenen zayıf dış talebin yüksek petrol ithalat fiyatları ve dış finansman maliyetlerinin iç talepte keskin bir düşüşe neden olabileceği öngörüsü ile kararının arkasında durmaktaydı. Sp kendi çizdiği geleceğe bakış çerçevesinde geçtiğimiz yıl (2011) gayri safi yurt içi hasılasının yaklaşık 10 % u kadar cari açık veren bir ülkeyi ve dinamiklerini baz alarak değerlendirme yapmıştı.Yaklaşık 800 milyar dolar civarında bir ekonomi için 80 milyar dolar'a yakın bir tasarruf açığı verilmesi elbette ki normal karşılanması beklenen bir durum olmasa gerek.Avrupa ülkelerinde bankacılık sektörleri ve kamu borç rasyolarının zora düşmesini takiben türk bankacılık sisteminin yurt dışından yüksek maliyetle borçlanabileceği ihtimali hesaba katılarak, içeride bu maliyet artışının tüketiciye nihai yansımasının artacağı ve iç talebin kredi bacağında kesilmesi ile makro görünümde bozulma olacağı düşünülmüştü.Şapkamızı önümüze koymamız gerekirse, EVET doğrudur, hak vermek gerekir ki cari açık türkiye de bir tür tasarruf açığı sorunudur.Ülke olarak ürettiğimizden fazlasını tükettiğimiz için böyle bir finansman açığımız oluşmakta bunu da yurt dışından özellikle kısa vadeli yurda giriş yapan "sıcak para" ile finanse etmeye çalışmaktayız.Doğrudur, bu durum ekonomik açıdan kırılganlık yaratmaktadır.Ayrıca, yine doğrudur ki Merkez Bankası ve Hükümet cari açığın finansmanı konusunda yaklaşık 1,5-2 senedir belli adımlar atmaktalar ve bu kronikleşen sorunumuz akşam yatıp sabah uyandığımızda geçen vakit arasında oldu bitti ile hal olabilecek bir türden sorun değildir.Bireysel Emeklilik Sistemi'nde atılan pozitif adımlar geleceğe dönük olarak vatandaşların tasarruf oranlarını artırmalarını teşvik edici adımlardır, sonuçları 5 - 10 yıl arasında yakından gözlenmelidir.Yine ara malı üretimi konusunda ( cari açığın en önemli kalemi ) açıklanan teşvik paketleri de yine yakından gözlenmeli, analiz edilmelidir. 20 Haziran'a geldiğimizde ise bir diğer kredi derecelendirme kuruluşu olan Moody's ise TR nin notunu yatırım yapılabilir seviyenin bir basamak altına kadar yükseltmiş, görünümü de pozitifde tuttuğunu açıkladı.Yani 6-12 ay arasında muhtemel bir not artış olasılığına kapıyı açık bırakmış durumda.SP den Moody's e değişen fotoğrafa baktığımızda ise Moody's in gerekçeleri; yukarıda anlatmaya çalıştığım bireysel emekliliğe yönelik atılan adımların enerji, madencilik ve otomotiv sektörüne yönelik pozitif ayrışmayı yarattığı ve güçlü kamu maliyesinin ve gelecekte daha da düşmesi beklendiği kamu borç yükünün etkilerinden bahsediyor.Yani Moody's bizim amerika'dan başlayıp Avrupa'yı kasıp kavuran ekonomik krizde en belirgin ayrışma noktamız olarak bahsettiğimiz, hepimiz ortak düşüncesi olan güçlü kamu dengesinden bahsediyor, bunu fiyatlıyor, fiyatların içerisine sokuyor.Ucundan kenarından da diyor ki, BES e yapılan değişiklikler ülkenin geleceği için görünüm olarak pozitif bir durum ama her şey henüz bitmiş değil, tasarrufunuzu artırmaya devam edin. Şu bir gerçek ki, 2008 krizinin en büyük bedelini herkesin eleştirilerinin odağına oturan kredi derecelendirme kuruluşları ve ülkelerin yerel bankacılık denetleme otoriteleri ödedi, ödemeye de devam ediyor.Her bir kredi derecelendirme şirketinin kendisine temel olarak aldığı belli ölçümleme ve hesaplama yöntemleri var.Her biri ayrı bir pencereden dünyaya bakıyor.Birisi dış talebin bozulmasının iç talebe ve finans sektörüne maliyetlerinden bahsederken diğer cesar'ın hakkını cesar'a vermeye çalışıyor, övünülen başarı hikayesi güçlü kamu maliyesi dengesinden bahsediyor.Şirketlerin notu A yada B yapıp, görünümü nerede tuttuklarına bakmaktansa kendi eksiklerimizi kabul edip yolumuza doğru adımlar atarak devam edebilirsek zaten piyasa denilen şey gerek CDS fiyatlamaları gerekse de ülke sermaye ve para piyasalarına yabancı girişi ile gereken notu verecektir, gösterecektir.Moody's haberi gelmeden önce geride kalan 2 haftalık süreçte imkb'nin yurt dışı piyasalardan pozitif ayrışması da bu öngörümü destekler nitelikte...

25 Mart 2012 Pazar

90'ları sadece müzik olarak sevelim...

90'lı yıllar pop müziğimizin temellerinin atıldığı yıllardır.Bugün dinlediğimiz bir çok ünlü sanatçının şöhreti o yıllarda çıkardıkları ilk albümlerine dayanır.Maalesef aynı düşünceleri 90'lı yılların Türkiye Ekonomisi için söylemek imkansızdır.Hazine'nin, Merkez Bankası'nı arka bahçesi olarak gördüğü, yüksek borçlanma maliyetleri, 3 haneli enflasyon rakamları...Unutmadan eklemek lazım bir de; hem kur hem faizin kontrol altına alınmaya çalışıldığı efsane yıllardır 90'lar!

Evet, 90'lar ekonomi ve para politikasında efsane olarak tabir edilebilecek hataların yapıldığı yıllardır.Bana göre bunların en barizi yukarıda da girişini yapmaya çalıştığım hem döviz kurunun hem de faizlerin kontrol altına alınmaya çalışılmasıdır.Yüksek enflasyon rakamlarına tanık olduğumuz o yıllarda ülkede siyasi istikrarın sağlanamamış olması, koalisyon hükümetleri, ülke parasına duyulan güvensizlik ve daha bir çok neden para politikasında üst üste hataların yapılmasına zemin hazırlamıştır.Yine aynı yıllarda Türkiye'de sabit kur rejimi uygulaması yapılmaktaydı.Merkez, yerel para birimini belirli esnek sınırlar içerisinde sabitlemekte ve kamuoyuna bildirmekteydi.Kuru baskı altına almaya çalışırken enflasyonda kontrolün kaçması içinden çıkılmaz bir sarmal görüntüsünü ortaya çıakrıyordu!

2000'ler Türkiye'de geçmişten gelme belli başlı yanlış düşüncelerin değişmesine tanık olduğumuz yıllardır.Bunlardan en önde geleni piyasa koşullarına bağlı arz/talep dengesinde oluşan döviz kuru yani esnek kur politikasına geçiştir.Ülkemiz uygulamasında 100% esnek bir kur uygulamasından her ne kadar söz edemesek de geçmişe nazaran çok büyük yol kat edilmiştir.Merkez Bankası'nın piyasaya sınırlı sayıda tutarak yaptığı müdahaleler 100% esnek kur uygulamasından bahsetmemizi engellemektedir.Kur, öyle ya da böyle piyasa koşullarında fiyatlanıp oluşurken diğer yandan enflasyon hedeflemesine geçilmiştir.(şahsi düşüncem çok erken davranıldığıdır)Hazine, geçmişe nazaran düşük faiz oranlarıyla borçlanmalar gerçekleştirmekte kendisini sıkıntısız bir şekilde roll-over etmektedir.

Sene 2012...

Kendi kendime düşünmeye başlıyorum; " yine mi 90'lara dönüyoruz, yine mi hem kuru hem faizi kontrol altına almaya çalışıyoruz?"

Bugün Türkiye'de "faiz koridoru" uygulaması yapılmaktadır.Alt ve üst bantlarının para politikası kurulunca belirlendiği, piyasa faiz oranlarının bu koridor aralıklarında oluştuğu bir uygulamadır.An itibariyle 5,75 % - 11,50 % arasında oluşum gözlenmektedir.(ilk başlarda çekinceyle yaklaşsam da zamanla uygulamaya alıştım, sıcak bakar oldum orası ayrı mesele)2011 yılında ülke sınırları içerisinde cari açıkla mücadele eden hiç bir kimse olmadığı için misyonu üzerine almasıyla merkez'in türk lirası'nın piyasada diğer dövizlere karşı değer kaybettiğine, aynı dönem içerisinde bankalar arası piyasada faizlerin yukarı yönlü hareket ettiğine şahit olmuştuk.Takip eden süreçte piyasaya yapılan müdahaleler ve psikolojik tam saha presler sayesinde bir miktar kurlarda ve faizlerde gerileme yaşandı.Yani, hem kuru hem faizi kontrol altına almaya çalıştık!

Geçtiğimiz hafta 5% düzeyinin üzerinde oluşacak bir enflasyonun merkez bankası'nı rahatsız edeceği açıklamaları geldi.Aynı hafta yine Merkez Bankası Türk Lirası'nı gerekirse ALTIN'a karşı da savunacağı açıklamasını yaptı.Enflasyonla mücadelede en bilindik para politikası uyguluması faiz silahıdır.Geçtiğimiz yıl yerel paramızın yaşadığı değer kaybı enflasyon tarafında baskı oluşturmuş, üreticiden tüketiciye fiyat artışının yansımasına zemin hazırlamıştı.Nitekim, 3 yıl aradan sonra enflasyonda çift haneli rakamlar görüldü.

Bu yazıyı yazarken kendimde duyduğum endişeyi kelimelere dökerek paylaşmak istedim.Hem kuru hem faizi kontrol etmek imkansızdır.Yapılabilecek en büyük hatadır.İkisinden birisi tercih edilip bir diğeri feda edilmektedir.Esnek kur politikası uygulanarak bir nevi kur feda ediliyorsa, faiz kontrol altına alınarak yönetilebilir bir düzeye çekilebilir.Kaldı ki kendi düşüncem bir ülkenin borçlanma maliyetleri ne kadar aşağı çekilip, ucuz fonlama sağlanırsa bu en büyük başarı olarak kabul görmelidir.

18 Mart 2012 Pazar

Fed ve Amerika'nın Borçlanma Kağıtları

13 Mart akşamı Federal Reserve yani hepimizin bildiği ismiyle FED, Açık Piyasa Komitesi toplantısının ardından yaptığı açıklamalarla asıl "Operation Twist"i şimdi başlatmış oldu.

Herkesin FED'den QE3 (quantitative easing - niceliksel gevşeme - ekstra para basılması) beklediği bir ortamda farklı senaryolar da yok değildi.Bunlardan en önde geleni ise FED'in krizin asıl çıkış noktası olan mortgage piyasasının sorunlu kağıtlarını yeni bir gevşeme politikasına giderek satın alması idi.Önceki 2 senaryodan ayıran en ince nokta ise ekstra para basılmasının varlık fiyatlarını yükseltmesinin önüne geçmek amacıyla steril edilmiş bir para politikası izlenmesi düşüncesiydi.Yani FED, basacağı yeni paralarla sadece sorunlu mortgage kağıtları alacak, piyasaya vereceği parayı ters repo işlemleri ile yeniden piyasan çekecekti.

2008 yılında yaşanmaya başlayan ekonomik krizde Amerika Birleşik Devletleri en fazla çabayı hızlı bir şekilde düşen konut fiyatlarıyla uğraşmakla göstermişti.Aşırı düşen konut fiyatları üzerlerine ipotek edilen kredileri batak hale getiriyor, batak krediler tahsil edilemeyince amerikan finans kesimini yani bankaları vuruyor likidite açığı ortaya çıkarıyordu.Tam da bu noktada FED bastığı her yeni 1 Dolar ile varlık fiyatlarını yükseltmeyi amaç edinmiş, buna paralel altın ve petrol fiyatları başta olmak üzere tüm emtia fiyatlarında aşırı oynak yeni bir ekonomik düzen oluşmaya başlamıştı.

FED'in başta Emerging Markets (gelişmekte olan ülke ekonomileri)olmak üzere tüm kesimlerce eleştirilen politikası yeni bir niceliksel gevşemenin ne tür ağır sorunlara gebe olduğunu düşündürüp durduğu bu ortamda çok şükür yeniden her yerin amerikan doları ile dolu olması tehlikesinden en azından şu an için kurtulmuş gibi görünüyoruz!

Gelelim 13 Mart Federal Reserve toplantısının ayrıntılarına...

FED'den gelen toplantı metninin tümünü okuyup buraya yazmaktansa bana göre en göze çarpan noktasından bahsetmek isterim.Buna göre FED der ki; son zamanlarda yükselmekte olan gaz ve petrol fiyatlarına paralel bir enflasyonist baskı görüyorum ama uzun soluklu olduğuna inanmıyorum.Benim uzun vadeli enflasyon beklentilerim hala istikrarlı...

İşte bu cümle bir süredir yalancı bahar olarak nitelendirdiğim başta amerikan piyasalarındaki yükselişin nasıl olurda 2.02% faiz oranı seviyelerinde patinaj yapan 10 yıllık devlet borçlanma kağıtlarınca desteklenmediği sorusuna aradığım yanıtı kendiliğinden getirmiş oldu.125 $ 'lık petrolün varil fiyatının sağlıklı bir ekonomik ortamda sürdürülebilir olmadığını söyler dururum.Malumun ilanını FED yapınca işin aslı ortaya çıkmış oldu.Enflasyonist baskı demek devlet kağıtlarının elde çıkarılması demek.Yani, faizlerin yükselmesi ihtimali demek.YANİ; FED'in 21 Eylül 2011 tarihinde başlattığı OPERATİON TWİST hamlesinin asıl şimdi ete kemiğe bürünmesi demek.Nasıl mı?

Operation Twist kararı alındığında asıl amaç kısa vadeli devlet kağıtlarının uzun vadeli kağıtlar ile değiştirilmesi, kısa vadeli faizlerin yükselmesi bunun aksine düşmekte inat eden uzun vadeli faizlerin baskılanarak ekonomide istikrarın sağlanmaya çalışılmasıydı.Ancak o tarihten itibaren ne hikmettir Amerikan 10 yıllıkları bir türlü beklenen faiz değer kaybını gösteremedi.Ta ki en son toplantıya dek...Toplantının ardından en bariz piyasa hareketi 2.30% seviyelerine hareket eden 10 yıllık devlet kağıtlarında gözlendi.Yatırımcılar, biraz geçici enflasyonis baskılar nedeniyle biraz da piyasadaki rallinin desteklenmesi düşüncesiyle ellerinde bulundurdukları kağıtları çıkarma yoluna gittiler.Operation Twist hamlesinde tam olarak da amaçlanan buydu!

Bitirirken tekrar belirtmek isterim ki; yüksek petrol fiyatları üretici olmayan, rezerv bakımından başkalarına mahkum gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için en büyük tehdittir.Bunu gerek enflasyon olarak görün, gerekse de Türkiye gibi cari açık problemi yaşayan ülkelerde finansman sorunu olarak...

11 Mart 2012 Pazar

Ver LTRO'yu...

Avrupa Merkez Bankası ya da hepimizin bildiği ismiyle ECB'yi nacizane en fazla eleştiren insanlardan birisi olarak görüyorum kendimi...

Amerika'dan patlak verip tüm dünya global finans sistemini sarmalı içine alan ekonomik kriz sürecinde çift kutuplu bir düzene doğru gidişat başlamıştı.Bu çift kutuplu yeni düzen soğuk savaş yıllarını hatırlatabilir belki...

Ekonominin çift kutuplu yeni düzeninde artık FED ve diğerleri vardı.Neden mi?

*Daha proaktif düşünebilen bir FED
*Daha hızlı aksiyon alabilen bir FED
*Daha çok apolitik bir FED
*Daha fazla para basabilmeyi göze alan bir FED
*Daha fazla enflasyon isteyen bir FED
*Daha, daha, daha...

Trichet'nin ECB Başkanlığı'ndan emekliye ayrılması ile başlayan yeni süreçte Draghi ve ekibi Avrupa'nın uğraştığı sorunların temeline yakın bir politika izleme çabasında görünüyor.Yunanistan'ı asıl mesele yapan durum belirsizliğin yarattığı korku ve endişeydi.Finansal kesimin pimi çekilmiş bir bomba misali sağdan sola sallandığı günlerde gecelik fonlamaların sıkıştığı noktada Yunanistan, Portekiz, İspanya, İtalya gibi sorunlu ülkelerin tahvil piyasaları ağır satış baskısı altında kalıyor, bir nevi nakite dönme aracı olarak kullanılıyordu.ECB bu duruma ilkini 2011 yılı Aralık ayında yaptığı LTRO ihaleleri ile el atıp kontrol altına alma çabasına girdi.Peki bugünlerde herkesin konuştuğu LTRO nedir?

LTRO (long term refinancing operation) yani "uzun dönem refinansman operasyonu"!
Yani;
Gecelik fonlamada birbirlerine güven problemi yaşayan ve bu yüzden euribor piyasaları kilitlenen Avrupa Bankaları'nı 3 yıl 1% faizden Avrupa Merkez Bankası ihale yöntemi ile fonlayacaktı.
Yani;
Avrupa Merkez Bankası bedava para yöntemine geçiş yapıyordu.
Yani;
Amerika da FED in bir zamanlar bilançosunu büyütürken maruz kaldığı eleştirelerin aynısı şimdilerde olmasa da ileride ECB için de geçerli olacaktı!

Aralık ayı LTRO'sunda ECB avrupa finans kesimine 500 milyar euro tutarında bir fonlama yaptı.Amaç, bankaların nakit ihtiyaçlarını kontrolsüz bir şekilde tahvil piyasalarını satarak sağlamalarının önüne geçmek, bu yolla verilen nakitin reel ekonomiye bankalar vasıtası ile akışını sağlamak, ekonomileri yeniden canlandırmaktı.Beklenen etki ilk LTRO da tıpkı FED'in bilanço büyüttüğü operasyonlarda olduğu gibi başta değerli metaller olmak üzere diğer tüm emtia piyasalarına hedge fonların girişi olarak gözlendi.Yani bol para yatırımcıların uzun zamandır biz Türk'lerin tabiriyle "yastık altında" sakladıkları diğer nakitleri ile birlikte varlık fiyatlarında yükselişler sağladı.Piyasalar bol ve ucuz nakitin bayramını yaşadı!

2012 yılının Şubat ayındaki LTRO ihalesinde ise ilkinden biraz daha fazla bir teklif gelerek 530 milyar euro finans piyasalarına giriş yaptı.Yani, ECB bir zamanlar eleştirdiği FED'İn yolundan giderek 2 ay arayla piyasaya toplam 1 trilyon euro yeni para sürdü.Elbette bu paranın hepsi ne borsa ve emtia piyasasına giriş yaptı, ne de sorunlu Avrupa Bankaları'nın tüm problemlerini halleder oldu.Ama kuşkusuz mevcut stresin azalmasına büyük bir katkı sağladı, paraşütsüz düşüşe stop-loss oldu!

Kişisel olarak aklımdaki soruyu merak edenlere cevabım;
"Ya LTRO olmasaydı?"

Evet ECB, LTRO ihalelerini düzenlemeseydi 2012 yılında hali hazırda yaşamakta olduğumuz sahte bahar havası yaşanmayacak, sorunlu avrupa birliği üyesi ülkeler kendilerini borçlanma ihaleleri yoluyla fonlamada daha fazla can yakan bir derecede sıkıntı yaşayacaklardı.

Kanaatim; fırtına tamamen dinmiş değil, sadece ara verdi dinleniyor.Bu piyasa kaç LTRO yu daha fast food tadında tüketir, kaç QE (?) 'yi tek nefeste içine çeker bilemiyorum.

Yani, " bas bas paraları leyla'ya " durumu...

19 Şubat 2012 Pazar

Yanan sadece Atina mıydı?


Yukarıdaki resim yer yüzündeki en eski medeniyetlerden birisi olan Yunanistan'ın başkenti Atina'dan 12 Şubat gecesi çekildi.

Geçmişten gelme kronikleşmiş borç ödememe alışkanlığı, Avrupa Birliği'ne üye olmasından sonra yararlandığı fonları heba etmesi, üye olma sürecinde üzerinde oynamalar yaptığı iktisadi verileri ve 2008 krizinin Avrupa Kıtasına sıçramasından sonra son olarak da default riski ile karşı karşıya kalmasıyla ünlü son 1 yılın en fazla konuşulan ismi "Yunanistan"...

Avrupa Birliği ve Euro Zone'a üye ülkeler geride bıraktığımız 1 yıl içerisinde komşu için bir çok ekonomik yardım düzenlemesi üzerinde çalıştılar.Avrupa bu süreçte gerektiği kadar pratik ve çözüm odaklı çalıştı mı orası 100% tartışmalı bir konu olmasıyla birlikte Yunanistan'dan son derece kabul edilmesi zor kemer sıkma tedbirleri talebinde bulundular.Son olarak da 12 Şubat gecesi Yunan Parlamentosu birliğin son yardımını hak edebilmek için yunan halkından gerçekten kabul edilmesi zor acı reçete talebinde bulununca olaylar ayyuka çıktı.

Evet, ortada gerçekten Yunan halkı için kabul edilmesi zor bir gelecek var.Ancak unutulmamalı ki üretimin olmadığı bir yerde sadece tüketime dayalı bir yaşam olduğu sürece bu ve buna benzer bir sürü toplumsal sıkıntıların yaşanma ihtimali her zaman masada mevcuttur.Yunanistan'ın bugün yaşadığı olumsuzluklar elbette yakın bir geçmişin nihai sonucu değildir.Uzun yılların vermiş olduğu bütçe açıkları, aşırı savunma harcamaları, regülasyonların az olduğu bir finansal sistem, avrupa birliği'ne üyelik sürecinden sonra sonsuza dek akacağını düşündükleri birlik fonları ve daha sayabileceğimiz bir sürü iktisadi mantık dışı davranış...

Komşunun içine düştüğü durum ileride birlik üyesi bir çok ekonomisi küçük ve zayıf ülkenin düşmesi olası bir durumdur.Bahse konu durum, birliğin güçlü ekonomilerinin düşük faiz oranlarından devlet borçlanmaları yapmasının diğer üye ülkeleri aynı performansı sarf etmeye mecbur kılan bir durum yaratması.Bu durum, kağıttan oluşmuş bir dünyanın yıkılması ihtimalini asla akıllara getirmek istemeyen bir kesimin kabul ettiği bir durumdur.Güçsüz ve zayıf ekonomiler birlik çatısından yararlanarak belki günün koşullarında ucuz borçlanmaları yüksek montanlarda gerçekleştirebilirler fakat kriz zamanlarını hesap etmeden yapılan bu borçlanma ve harcamalar akıl ve mantık dışıdır.Tıpkı Yunanistan'ın bugün içine düştüğü resim anlatmaya çalıştığım durumun resmidir!

Kendi düşüncem bugün gelinen noktada "default" (iflas) etmeyi en fazla isteyen ülkenin Yunanistan olduğudur.İçine düştüğü durum hiç bir siyasi liderin elini taşın altına sokmak istemediği, kemer sıkma tedbir paketlerine ilk imza atani ilk evet diyen parti olmak istemediği bir durumdur.Gelecek maalesef komşu için belirsizdir.Kemer sıkarak, işsizler ordusu yaratarak, üretmeden ekonomik büyüme gerçekleştirmeyi beklemek hayal ürünüdür.Ekonomik krizlerde yapılan en bariz hatalardan birisi ülke ekonomilerinin motorları durdurma noktasına getirerek ilerlemeye çalışmalarıdır ki düşüncem bunun son derece yanlış olduğudur.

12 Şubat gecesi yanan sadece Atina değildir.

12 Şubat gecesi yanan aslında Avrupa Birliği'dir.

12 Şubat gecesi Atina'dan talep edilen, asla yapamayacağını bildikleri ekonomik tedbirler aslında zamanında en fazla borcu veren birlik üyesi ülkelerin finans kurumlarının kurtarılmasıdır.

22 Ocak 2012 Pazar

Ya göle çalınan maya tutmazsa?

1.9230 rakamı Türk Lirası'nın Amerikan Doları karşısında tarihinde gördüğü en yüksek seviyeyi temsil etmekte.

Bahsi geçen tarihi seviyeler test edilirken uzun zaman sonra yurt içerisinde yerli yatırımcının dövizi türk lirasına karşı tercih ettiğine bizzat şahit olmuştum.Liranın faizi dövize nazaran daha yüksek olmasına rağmen belli ki beklentilerin yönetiminde bir miktar sıkıntı yaşanmış, içeride tl'nin algısı bozulmuştu.

Peş peşe gelen yabancı yatırım bankalarının raporları gün içinde mail kutularına düştüğünde ilk cümle "cari açık" tanımı ile başlıyordu.Evet, ülke olarak cari açık tarafında sıkıntı yaşadığımız gün gibi aşikar.Rakamları tekrar tekrar burada yazıp akılları iyice karıştırmanın anlamı olmadığı düşüncesindeyim.Kabaca ürettiğimizden fazlasını tükettiğimizi milletçe bilmemiz yeterli.Cari açık / Gayri safi yurt içi hasıla oranı 2011 yılında yaklaşık 10 % seviyesinde.Yani, Amerika Birleşik Devletleri'nden sonra en fazla cari açık veren 2.ülkeyiz.Sıralamada yüksek sıralarda yer almamız bu sefer maalesef ki kimseyi mutlu edemez, etmemeli de...

Doğrudur, cari açık verilmesi ulusal bir ekonomi için sıkıntıdır, problem yaratabilecek bir nedendir.Bazılarının söylediği gibi "finanse edildiği sürece sıkıntı yaratmayan cari açık problem değildir" tanımlamasına karşıyım.Maalesef, iç tasarruf oranı düşük bir ülkeyiz.Kimi zaman resesyondan çıkış süreçlerinde güçlü iç talep avantajımıza da olsa mevzu bahis cari açık olduğunda tersi bir süreci başlatıyor.Japonya ekonomisi yüksek iç tasarruf oranına yenik düşüp problem yaşayan ekonomilere örnektir.1990 lı yılların başından bu yana 0 % faiz ve genişlemeci para politikası izlemesine rağmen ekonomik olarak büyüyemekte, güç kaybetmektedir.Bugün, Çin Halk Cumhuriyeti ekonomisine geçilmiş, güç olarak 3. sıraya gerilemiştir.Demek ki aşırı yüksek oranlarda seyreden iç tasarrufun yüksek olması durumu pek de hayırlı değildir.Her şeyin yeteri kadar olanı tercihdir.

2010 yılının Aralık ayında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası cari açık ile mücadelede kimse elini taşın altına sokmayınca bir şekilde sürece mecburen dahil olmak zorunda kaldı.Para politikasını genişleterek yurt dışından yabancı kaynağın girme nedenini bir nebze kırmayı hedefledi.Finansal kesimde bankalara yüksek tl munzam oranları uygulayarak vatandaşın kredi kullanımının önüne geçmeyi, buna paralel cari açığı kısmayı hedefledi.Aynı süreç içerisinde Türk Lirası'nın bir miktar "kontrollü değer kaybı yaşamasına da göz yumuldu."Yapılan tüm politikaların 2011 yılının son çeyreğinde sonuç vereceği beklentiydi.Kişisel görüşüm hala somut hiç bir olumlu sonucun elde edilemediğidir.

Evet, Türk Lirası değer kaybı yaşamasına yaşadı ama kantarın topuzu oyuna yabancı fonlarında dahil olması ve euro zone da iflas korkuları ve resesyon beklentileri ile bir miktar kaçtı.Aynı süreç içerisinde hak vermek gerekir ki Amerika Birleşik Devletleri 3A kredi notunu SP tarafından kaybetti, Dolar değerli liman olarak kabul edildiğinden tüm dünyada değer kazandı.

2008 krizinden bu yana Merkez Bankası'nı şahsen bulunduğum her ortamda elimden geldiğince desteklemeye çalıştım.Krizden çıkış sürecinde kendisini aşan derecede akıllı politikalar izlediğini hep vurguladım.Bana göre FED'in de önüne geçecek şekilde proaktif bir para politikası izledi.Ekonomi ve piyasalar ile bir şekilde içli dışlı olan bir Türk olarak merkez bankamız ile gurur duydum.Ama, 2011 yılında asıl görevi olan fiyat istikrarı ve beklenti yönetimi konusunda geri kaldığı düşüncesindeyim.Ve bu düşüncemi cari açık ile mücadeleye mecbur bırakılması ve fazlaca kafa yormasına bağlıyorum.

Erdem Başçı'nın Bursa da yapmış olduğu konuşmasında Türk Lirası'nın 2012 yılında değerleneceğini ve bunu bir kenara yazmamızı söylemesini şüpheyle karşılıyorum.Şüphe ile karşılama nedenim önümüzde koskoca 1 yıl olması ve bu yılın bana göre tarihin en yüksek belirsizlikleri ile dolu olmasıdır.Euro Bölgesi içine düştüğü borç krizinde henüz nasıl bir yol izleyeceğine karar verebilmiş değil.Siyasi birlik hala daha maalesef parasal birlik olmayı başaramadı.Ve Türk Lirası'nın değer kazanmasını FED'den 2012 yılı içerisinde gelebilecek bir 3.niceliksel gevşeme programına bağlayarak dolar'ın değer kaybetmesi, emtiaların ve emerging markets paralarının değerlenmesini esas alan bir senaryoya bağlamak bana göre modern çağın göle maya çalarak tutmasını beklemektir.Merkez Bankamız haklı çıkamaz mı?Tabi ki çıkabilir...Kuşkusuz ellerinde ekonomik aktiviteyi gösterir doneler hepimizden fazla ve erken bildirim yapan verilerdir.Sadece kuşku ile yaklaşıp her zamanki gibi sorgulayan bir noktadayım...

2012, 2008 krizinin sarmala dönüştüğü, ABD'nin kendi krizini ultra geniş para politikası izlemesi ile Avrupa ve Dünyaya transfer ettiğine şahit olduğumuz bir yıl olmaya aday.Ve bana göre yurt dışı pozitifse Merkez Bankası haklı, değilse maalesef...

Bol şans...