6 Kasım 2015 Cuma

Fed'in En Büyük Korkusu: Fed

Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nde Ekim ayına dair işgücü piyasası verileri açıklandı. Piyasada işlem yapan trader ve yatırımcıların çoğunluğu her zaman olduğu ve bundan sonra da olacağı gibi verinin alt kalemlerine bakmak istemediler. Manşet rakam piyasa konsensusunun üzerinde gerçekleşti.

Amerikan Merkez Bankası (Fed)'na bir süredir yazdığım raporlarda ve blog yazılarımda faiz artırımı hamlesini atması yönünde seslenmeye çalışıyorum. Sesimi duyurma konusunda başarısız olsam da en azından üzerime düşen görevi yapmış olmanın mutluluğu içerisindeyim. Yıl içerisinde Fed'in faiz artırımına gitmesi için açıklanacak verilerin karar üzerindeki ağırlığı tartışılmaz. Bu durumu Başkan Yellen ve diğer FOMC üyeleri de birçok kez dile getirdiler. Yıl bitimine 2 ay gibi kısa bir süre kala kredibilite sorunu ile karşı karşıya kalmak istemeyen Fed'in en büyük sorunsalı şu an için Eylül ayı FOMC toplantısında alamadıkları parasal sıkılaştırma kararının gerekçelerini faiz artırımı yaptıklarında ortadan ne ölçüde kaldırabilecekleri. Yani, Fed, bir kez daha kendisi ile karşı karşıya kalmak gibi bir tehlike ile yüzleşmek üzere. 

Yılsonuna dek açıklanacak olan 2 önemli işgücü piyasası verisinden birincisi bugün kendi sırasını saldı. Bir sonraki veri ise Aralık ayının ilk haftasında kamuoyu ile paylaşılacak. Alışıldığı üzere iyi veri güçlü ABD doları fiyatlamasını ve faiz artırım olasılığını masaya koydu. Bugünün en önemli sorusu şu; Fed, faiz oranını 2015 yılı sona ermeden artırır mı? Cevabım, Eylül ayı faiz kararı toplantısından bu yana evet, artırmalı şeklinde. Dikkat çekerek tekrar belirtmek isterim; cevabım bugüne has değil. Çünkü, geçmiş dönem içerisinde çok daha iyi tarım dışı istihdam verilerinin açıklandığı döngülerde bu olasılık daha ağır basar bir şekilde karşımızda tüm kararlılığı ile duruyordu. Fed, bu olasılığı görmek istemedi.

Bugün açıklanan verinin alt kalemleri ve önceki ay revizyonları manşet rakam kadar iyi ve kuvvetli değil düşüncesindeyim. Burada detaylara girerek bol rakamlı yazılar yazmaya şu an için gerek olmadığı kanaatindeyim. Özetle düşüncem şu; faiz artırımı için sadece Ekim ayı verisine bakacaksanız eğer ben, sizin baktığınız tarafta değilim, kusura bakmayın. Ben, olayın sadece bir aylık veri ile, hem de Ekim ayı verisi ile bu kadar ön plana çıkmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Fed, atması gereken adımı şu ana dek çoktan atmalıydı. Kaybolan zaman, kısa vadeli al-sat fırsatı vermenin dışında kimseye bir fayda sağlamadı. Eylül ayı toplantısında 25 baz puanlık faiz artırımı ile doğru yönetilmiş bir beklenti süreci -6/12 ay- verilmesi gereken en doğru karardı.

29 Ekim 2015 Perşembe

Heyecanını Yitirmiş Enflasyon Raporu: Ekim 2015

Merkez Bankası tarafından yılın son Enflasyon Raporu'nun sunumu yapıldı. Rapor'a göre beklenildiği ve beklediğim üzere kur geçişkenliği nedeniyle yukarı yönde revizyonlar söz konusu. Güncelleme hem 2015, hem de 2016 yıllarını kapsıyor.

Bir süredir blog üzerinden yayınladığım yazılarımda Türkiye'nin yeniden, 2002 sonrası dönemde olduğu gibi enflasyon odaklı para politikasına geri dönüş yapması gerektiğini belirtmeye çalışıyorum. Konu hakkındaki düşüncelerimde şu an için herhangi bir değişiklik yok. Hatta geçmişe kıyasla daha hızlı bir şekilde bu düşüncenin hayata geçirilmesi kanaatindeyim. Bu kanaatimi destekler en net ifade İstanbul'da gerçekleştirilen sunum sırasında Başkan Başçı'nın son 7 yıllık TÜFE ortalamasının yüzde 7.9 seviyesinde gerçekleşmiş olduğunu belirtmesi ile geldi. Evet, rakamlar ve matematik asla yanıltmaz, yüzde 7.9 seviyesinde gerçekleşen enflasyon ortalaması doğrudur. Bu rakamın anlamı şu, enflasyonda yapışık bir görüntü ile karşı karşıyayız. Daha basit anlatımı ile, mevcut seviyeden, geride kalan 7 yıl içerisinde bir adım geri gitmeyi başarabilmiş değiliz. Adım atmak konusunda vakit kaybetmeye devam edecek olursak da enflasyon ile ilgili riskler gelecek dönemde yukarı yönde bulunmaktadır. Neden mi? Anlatmaya çalışayım.

Yaklaşık 10 yıldır enflasyon hedeflemesi yapan bir merkez bankamız var. Hedeflemenin yapılması ile ilgili hiç bir sorunum bulunmuyor.Öncelikle bu konunun bilinmesini isterim. Fakat, hedeflemenin masaya konulması halinde akabinde atılacak adımların bu doğrultuda uyumlu olması gerekmektedir. Ne gibi? Büyümenin desteklenmesi noktasında politika karmaşası yaşamamak gibi. Ne gibi? Diğer ülke merkez bankalarının ne yönde adım atacağına göre politika bileşimini oluşturacağınızın kamuoyu ile paylaşılmaması gibi. Devamında ne olur? Gün gelir, piyasa nezdinde teste tabii tutulur, emsal olarak belirtilen diğer ülkelerden negatif yönde ayrışır, büyüme için ihtiyaç duyduğunuz yabancı sermayeyi ülke sınırları içerisine çekmek konusunda ciddi sıkıntılar yaşarsınız. Anlatmaya çalıştıklarıma en basit örnek olarak Mayıs 2013 dönemi sonrasında Fed Başkanı Bernanke'nin yaptığı açıklamadan bugüne dek geçen süreyi vermek mümkün.

Peki, ne diyor bize yılın son Enflasyon Raporu? Özetle, Temmuz ayından bu yana geçen süre içerisinde gıda fiyatları ve kur gelişmelerinin, banka beklentilerinin üzerinde bir enflasyon oluşmasına zemin hazırladığı ve bu sebeple de içerisinde bulunduğumuz yıl ve gelecek yılın enflasyon beklentilerinin 1.0 puan yukarı yönde revize edilmek zorunda olunduğunu belirtiyor. Az önce yukarıda emsal ülke gruplarından negatif ayrışmaya dair bir şeyler anlatmaya çalışmıştım ya hani, işte onlardan birisine dair verilebilecek en büyük örnek Türk lirasının hızlı değer kaybıdır. Dikkat edin, fazla ifadesini kullanmadım, hızlı ifadesini tercih ettim. Çünkü, zamana yayılmış, kontrollü bir değer kaybı yaşasaydık, hem içerisinde bulunduğumuz yılın, hem de gelecek yıllara ait kur geçişkenliğinin etkilerini daha az ve kontrollü bir şekilde hissediyor olabilirdik. Merkez Bankası, kur geçişkenliğine dair, iç talebin geçmiş yıllara kıyasla daha düşük olması ve ekonomik aktivitenin ivme kaybetmesi nedeniyle sınırlı düzeyde olacağını düşündüğünü belirtiyor. Tamam da, 2015 ve 2016 yılları için döviz kuru gelişmeleri kaynaklı yukarı yönde yapılan toplam revizyon oranı nedir? 2.0 tam puan düzeyidir. Eğer ki mevcut talep ve ekonomik aktivite koşullarında 2.0 puanlık bir ek katkı ile karşı karşıya kalıyorsak, söz konusu rakam göz ardı edilemeyecek kadar ciddidir. Koşulların terse döndüğü bir noktada ne düzeyde bir geçişkenlik olabileceğini merak etmek de en doğal hakkımızdır. Yön gösterici olması açısından belirli hesaplama yöntemlerim olmakla birlikte, ben, o kadar da düşük olduğu düşüncesinde değilim.

Yıllardır yüzde 5.0 seviyesinde hedef olarak gösterilen enflasyon oranına ulaşmak ise Rapor'a göre 2017 yılı öncesinde zor. Yıl içerisinde en az iki kere yukarı yönde revizyon yaptığımızı düşünürsek, 2017 yılı geldiğinde söz konusu rakamın nerede gerçekleşeceğini merak etmemek elde değil.

Enflasyon ile mücadele konusunda Türkiye'nin yeniden, 2002 sonrası dönemde olduğu gibi enflasyon odaklı para politikasına geri dönüş yapması gerektiği su götürmez bir gerçektir. Enflasyona göre belirlenen para politikasına sıkı sıkıya tutunmak, hem bugünü hem de gelecek dönemi kurtarmak anlamına gelmektedir. Refahın dağıtımının yeniden sağlanması, ekonomik kalkınmanın belirli bir düzeye artarak gelmesi ve fiyat düzeylerinin kontrol altında tutulması vasıtası ile spekülatif atakların engellenmesi hep enflasyon konusu ile alakalıdır. Bu heyecanın yeniden ve hızlı bir şekilde yakalanması gerekmektedir. Temmuz ayı Enflasyon Raporu sunumundaki heyecan ve istek, Ekim ayı sunumunda gözlenmemiştir. Bu ayrıntıyı önemle belirtmek isterim.

Enflasyon konusunda maalesef kaybedecek zamanımız bugün, düne kıyasla daha az.

22 Eylül 2015 Salı

TCMB: Net İhracat Kademeli Artış Gösterebilir

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) piyasa katılımcılarının genelinde oluşan beklentiye paralel bir şekilde politika faiz oranlarında herhangi bir değişikliğe gitmediğini açıkladı. Kendi beklentim de bu yönde bir karar alınacağı şeklindeydi.

Banka tarafından daha önce kamuoyu ile paylaşılan yol haritası (road map) kapsamında açık piyasa işlemleri çerçevesinde piyasa yapıcısı (PY) bankalara repo işlemleri yoluyla tanınan borçlanma imkanı faiz oranının yüzde 10.25 seviyesinde belirlenmesi uygulaması Eylül ayı PPK metni ile birlikte son bulmuş oldu. Bu kapsamda 23 Eylül 2015 tarihi kararın uygulamaya geçirilmesi için tercih edildi.

Büyüme kompozisyonunda net ihracat katkısı gelecek dönemde yeniden görülebilir. 2014 yılının tamamında GSYH büyümesine 1.9 yüzde puan ek katkıda bulunan net ihracat kalemi 2015 yılının ilk çeyreğinde -1.4, ikinci çeyreğinde ise -1.0 düzeyinde zayıf bir performans sergilemişti. Gelecek dönemde önemli bir ihracat ortağımız olan Avrupa Birliği ülkelerinin ekonomik açıdan toparlanma göstereceğine dair beklentinin kamuoyu ile paylaşılmasını olumlu buluyorum. Şayet Kurul beklentisinin hayata geçmesi halinde iç talep katkılı büyüme kompozisyonunda değişiklik görmüş olacağız. Talep tabanlı büyüme modelinin kalite açısından düşük ve sağlıksız olduğu düşüncesindeyim.

Kurul üyeleri Ağustos ayı PPK metninde kendisine yer bulan işlenmiş gıda fiyatlarının kısa vadede enflasyonu olumlu etkileyeceğine dair görüşlerini Eylül ayı toplantı metnine taşımaktan yana bir tavır ortaya koymadılar. Hatırlanacağı üzere gıda fiyatları kaynaklı enflasyonu düşürücü yönde gelişmelerin sona ermiş olabileceğine dair ilk sinyaller 3 Ağustos 2015 tarihinde açıklanan Temmuz ayı enflasyon rakamlarını ile birlikte gelmişti. Gıda ve alkolsüz içecekler grubu Temmuz ayında yüzde 0.07, Ağustos ayında ise yüzde 0.32 düzeyinde artış göstermişti. Gıda enflasyonu ise Temmuz ayında yüzde 9.20 seviyesinde iken, Ağustos ayında yüzde 9.65’e yükselmişti. Grubun 3 aylık ortalaması ise yüzde 9.35 düzeyinde gerçekleşerek manşet rakamın gerisinde kalmıştı.

Gıda fiyatları konusundaki olumlu düşüncelerini Eylül ayı toplantısına taşımayan PPK üyeleri görüşlerini enerji fiyatları konusunda muhafaza ettiler. Brent tipi petrolün varil fiyatı aylık kapanış seviyeleri dikkate alınarak incelendiğinde 2014 yılının başından bu yana 
(22 Eylül 2015 fiyatı dahil, 48.2 USD) yüzde 50.9 düzeyinde düşüş gösterdi. Enerji fiyatları kaynaklı beklenen olumlu gelişmelerin yerel para biriminin hızlı değer kaybı nedeniyle sınırlı düzeyde gerçekleşeceğini düşünüyorum.


Banka yönetimi enflasyon konusunda beklediğimiz sertlikte ifadeler kullanmaktan çekinmeye devam ediyor. Enflasyon hedeflemesi içerisinde olan TCMB yönetimi Türk Lirası’nda görülen değer kaybının enflasyon gelişmelerine dair olası olumsuz gelişmelerini “…döviz kuru hareketleri çekirdek enflasyon eğilimindeki iyileşmeyi geciktirmektedir. Bu çerçevede Kurul, yurtiçi ve küresel piyasalardaki belirsizliklerin enflasyon beklentileri üzerindeki etkileri ile enerji ve gıda fiyatlarındaki oynaklıkları dikkate alarak, gerekli görülen süre boyunca likidite politikasındaki sıkı duruşun korunmasına karar vermiştir.” cümlesi ile ifade etmekten yana tavrını Eylül ayında da korudu. Ancak bu ve benzeri cümlelerin artık piyasa katılımcıları nezdinde kredibilite yarattığını düşünmüyorum. Zira geçtiğimiz hafta bizzat Banka tarafından açıklanan beklenti anketi sonuçlarına baktığımızda cari yıl sonu, 12 ve 24 ay sonrasına dair enflasyon beklentilerinde ortalama 0.22 puan aylık artış gözlendi.

Enflasyonun ön plana çıkarıldığı, sıkı para politikası uygulamasından çekinilmediği bir yaklaşım Türk Lirası cinsi varlıkların pozitif fiyatlanmasına yardımcı olacaktır. Siyasi açıdan istikrarlı bir ortamın yerli ve yabancı yatırımcılar nezdinde görülmediği, Amerikan Merkez Bankası (FED)’na dair belirsizliğin küresel çapta devam ettiği ortamda kendi grubumuzda birlikte değerlendirildiğimiz diğer gelişmekte olan ülkelerden pozitif ayrışmak konusunda enflasyon çıpasının yeniden hatırlanması ve gözetilmesi ülke varlıklarının lehine olacaktır.


Merkez Bankası’ndan faiz artırımına yönelik beklentimi koruyorum. 2015 yılının sonuna dek TCMB yönetimi sadeleşme politikası çerçevesinde FED cephesinden gelmesi beklenen adımlardan önce parasal sıkılaştırma yapmak zorunda kalabilir.

17 Eylül 2015 Perşembe

Neden FED ve Parasal Sıkılaştırmayı Konuşuyoruz?

2008 yılında Amerikan Merkez Bankası (FED) tarafından başlatılan parasal genişleme programının sonuna gelindiğine ve olası sıkılaştırma hamlesinin ne zaman başlayabileceğine dair dünya piyasalarında hissedilen bekleyiş öncesinde 4 önemli ekonomik veri ile konuya netlik kazandırmak istiyoruz. FED tarafından da yakından takip edilen veriler para politikasının belirlenmesinde amiral gemi olma konumunda şekilleniyor.

Büyüme

ABD ekonomisi çeyrek bazda takip edilen GSYH verilerine bakıldığında özellikle 2010 yılı sonrasında konut krizinin yaşandığı 2008 yılı öncesi dönem performansını yakalamış durumda görünüyor. 2000-2007 yılları arasında çeyrek başına ortalama yüzde 2.5 GSYH büyümesi gösteren ekonomi, 2008-2009 yılları arasında yüzde 1.44 gerileme gösterirken, 2010-2014 arası dönemde yüzde 2.14, 2013-2015 arasında ise yüzde 2.42 düzeyinde büyüme momentumunu yakaladı.


İşgücü Piyasası

Aylık takvimde açıklanan tarım dışı istihdam rakamlarına 2000-2007 yılları arası ortalama çeyrek dönem performansı üzerinden baktığımızda 75 bin kişi düzeyinde artış gözlemlerken, 2008-2009 döneminde 400 bin kişi azalış, 2010 sonrası dönemde ise son 15 yılın en yüksek değerlerine ulaşıldığını görüyoruz. Buna göre 2010-2014 döneminde 160 bin kişi, 2013-2015 döneminde ise 196 bin kişilik ortalama istihdam yaratıldı.

İşsizlik oranı 2008 krizi öncesi dönemde (2000-2007) çeyrek başına ortalama yüzde 5.04 seviyesinde gerçekleşirken, 2008-2009 döneminde yüzde 7.54, 2010-2014 yılları arasında ise yüzde 8.04 düzeyine yükseliyor. 2013-2015 periyoduna baktığımızda ise yüzde 6.51 ortalamasına geri çekilen bir performans karşımıza çıkıyor.  Benzer şekilde iyileşme part-time çalışan kesimin oranlarında da etkisini hissettirir konumda. 2010-2014 döneminde çeyrek başına ortalama yüzde 6.01 olan tam zamanlı çalışmama oranı, 2013-2015 döneminde yüzde 5.54’e gerileyerek kriz öncesi seviyesi olan yüzde 5.14’e doğru yakınsama gösteriyor.

Ücretler

Ücretler kalemi FED tarafından yakından takip ediliyor. Ortalama saatlik kazançlar 2007-2008 yılları arasındaki çeyreklik ortalaması olan yüzde 3.31 yıllıklandırılmış artışın yaklaşık 1 puan gerisinde seyrediyor. 2008-2009 yılları arasında yüzde 2.83 artış gösteren veri, 2010-2014 döneminde zayıflıyor ve yüzde 2 seviyesinin aşağısına geriliyor. 2013-2015 döneminde ise yüzde 2.02 ortalama ile yoluna devam ediyor. Ücretlerin FED’in beklediği kadar iyi bir performans sergilememesi 16-17 Eylül 2015 tarihleri arasında düzenlenecek olan FOMC toplantısından parasal sıkılaştırmaya yönelik bir karar çıkmayacağını savunanların en önemli argümanlarının başında geliyor.

Enflasyon

FED tarafından enflasyon göstergesi olarak çekirdek PCE kalemi takip ediliyor. 2014 yılının ortasından bu yana hızlı bir düşüş gösteren emtia fiyatları ülkede enflasyon baskısının oluşmasına ve banka tarafından belirlenen yüzde 2 seviyesine ulaşılmasına engel oluyor. Hedeften uzak kalınmasında enerji fiyatlarının düşüşü ağır basarken, ücretler kaleminden baskı oluşmaması da etkili oluyor. 2000-2007 yılları arasında çeyreklik ortalama yüzde 1.91 artış gösteren enflasyon, 2008-2009 döneminde yüzde 1.59 seviyesine, 2010-2014 yılları arasında ise yüzde 1.55 artışa dek gerileme hareketi içerisinde oluyor. 2013-2015 aralığına bakacak olursak karşımıza yüzde 1.49 ortalama düzeyinde bir performans ile karşılaşıyoruz. Tıpkı ücretler kaleminde görülen zayıf performans gibi enflasyonun da hedeften uzak seyretmesi parasal sıkılaştırma düşüncesine karşı çıkanların listesinde ilk sıralarda yer alıyor.

FED’in para politikalarını belirlerken ön planda tuttuğu 4 ana kalemin kriz öncesi dönem, kriz sonrası ve son 3 yıllık performansları yukarıda özetlemeye çalıştığımız şekilde sonuçlanmış durumda. ABD ekonomisinde parasal sıkılaştırma adımının atılması için büyüme ve iş gücü piyasasında yeterli kanıtlar fazlası ile yer alırken, ücretler ve enflasyon kalemindeki resim nispeten ılımlı düzeyde şekilleniyor. Ancak unutmamak gerekiyor ki söz konusu iki veri birbiri ile ilişkili şekilde hareket etmektedir. Geride kalan 1 yıl içerisinde başta enerji fiyatları olmak üzere emtia fiyatlarının genelinde bir düşüş hareketi ile karşılaşmamış olsaydık belki de bugün her iki verinin de yeterli ikna düzeylerine ulaştığı çıkarımını yaparken kendimizi bulacaktık.

Öte yandan parasal genişlemenin, yani bir diğer tanımla sıfır faiz politikasının para politikaları açısından önce ABD’ye, akabinde ise diğer ülkeler açısından “akıl tutulması” denilen olguyu hayata geçirdiği şüphe götürmez bir gerçek. Bol likidite ortamının gelişmekte olan ülke piyasalarına sermaye akışını hızlandırması birçok ülkede cari işlemler dengesinin olumsuz etkilenmesine, para politikalarının olması gerekenden daha gevşek belirlenmesine ve enflasyon hedeflemesi gibi büyük resmi ilgilendiren kavramların unutulmasına yol açtı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan ülke kategorisindeki ekonomiler açısından FED ve gelecek dönem para politikasına dair belirsizliğin Mayıs 2013 döneminden bu yana ne boyutta tahribatlara yol açtığı farklı ekonomik veriler üzerinden teyit edilebilir konumda yer alıyor.

16-17 Eylül 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan FED/FOMC toplantısından Çin ekonomisindeki momentum kaybı, para ve sermaye piyasalarında görülen oynaklığın artış göstermesi, Euro Bölgesi’nin parasal genişleme programına ancak 2015 yılında başlangıç yapabilmesi gibi dünyanın geri kalanına dair bazı olumsuzlukları ileri sürerek parasal genişleme ortamının sürmesini savunan düşünce gruplarının diğer yandan gelişmekte olan ülkelerin belirsizlik ortamında tabiri caizse yaprak misali oradan oraya savrulmasını da dikkate almaları gerektiğini düşünüyorum.

Eylül veya Aralık 2015… Parasal sıkılaştırma hamlesine yönelik başlangıcın 1 ay erken veya geç atılmasının fiyatlamalar açısından ekstra bir katkısı olmayacağı aşikar. Nasıl bir yeni dönem haritasının belirleneceği ve kamuoyu ile paylaşacağı dünyanın geri kalanı için daha önemli bir sorun olarak masadaki yerini korumaya devam edecek.

14 Eylül 2015 Pazartesi

FED'in Faiz Artırımı Elzemdir

Mayıs 2013 tarihinden bu yana dünyanın yanıt aradığı soruya kendi fikrimi anlatmaya çalışacağım: FED faizi artırmalı mı? Gerekçesi ne olmalı?

2008 krizinin ardından dünya üzerinde kabul görmüş tüm para politikaları yerle bir oldu. Merkez Bankaları klasik düzende munzam karşılıklar ve faiz politikaları vasıtası ile aldıkları kararların, attıkları adımların etkili olmasını ümit ederken artık proaktif bir şekilde devletlerin, devletleri yönetmek için icracı seçilen hükümetlerin de görevlerini üstleniyorlardı. Büyüme, işsizlik, krizden çıkış gibi faktörler artık birebir takip ediliyor, merkez bankacılarının asli vazifeleriymiş gibi yorumlanıyordu.

7 yılı aşkın bir süredir dünya üzerinde ucuz ve bol para yani teknik olarak likidite olarak tanımlanan olgu kendisine gidecek yeni limanlar, en fazla karı en kısa hangi enstrümanda sağlayabilir bunun çabası içerisinde. Bunun da en büyük nedeni ABD Merkez Bankası öncülüğünde uygulanan sıfır faiz politikasıdır. Federal Reserve uyguladığı yöntemlerin sonucunu almayı başarabildi mi? Rakamlara bakılırsa evet. İşsizlik oranlarında kriz öncesi dönemlere yakınız. ABD ekonomisi yani dünyanın itici motoru, bir numarası olarak kabul gören ülkesi büyümede %2-3 bandında kendisine denge arıyor. Dahasını ister misiniz? Tüm bu konvansiyonel olmayan para politikalarının çıkış noktasındaki varlık fiyatlarının düşük seyri artık sona yaklaşmış durumda. Örneğin ABD hisse senedi piyasaları... Günlük, haftalık, aylık bazda baktığımız grafikler her yeni işlem ile birlikte rekor tazelemesine işaret ediyor.

Benim şahsi fikrimi soracak olursanız baştan belirteyim; evet, FED faizleri artırmalı. Faiz artışından sizin ne anladığınızı tam olarak bilmiyorum ama benim anladığım belirli miktarda parasal sıkılaştırma sürecinin içerisine girilmesi. Çünkü dünyanın geri kalanının bu adımın atılmasına gerçekten ihtiyacı var. Evet, henüz aklımı yitirmedim, söylediklerimden eminim. Dünyanın geri kalanının bu adıma ihtiyacı var! Nasıl mı?m Anlatayım...

FED'in ve diğer merkez bankalarının uyguladıkları sıfır faiz politikasından gün geldi Türkiye ekonomisi de yarar sağladı. Ucuz kredi borçlanması imkanına ulaşan özel kesim kuruluşlarımız yurtdışı finansmanlarını artırdılar. Belirli bir dönem aralığında cari işlemler açığımız kümülatif rakam olarak 80 milyar dolar seviyesine ulaştı. GSYH oranı ise %10 seviyesini gördü. Ucuz borçlanmanın sonucunda bankalar kesiminin kullandırdıkları kredi miktarları arttı. Vatandaş artık tatil planları ile birlikte tüketici kredilerini de araştırır oldu. Üretmeden tüketme yolunda akıl tutulması yaşayan uluslardan birisi haline geldik. Vaziyet sürdürülemez olduğunda ise memlekette Merkez Bankası dediğimiz akil adamların oluşturduğu kurum devreye girdi, makro ihtiyati önlemler adını verdiği bir takım adımları diğer kuruluşlar ile birlikte attı. Kredi kartı harcamalarında taksit sınırlaması getirildi. Tüketici kredilerinde vadeler azaltılırken bankaların yurtdışı borçlanmalarında ayırdıkları karşılıklar yükseltildi. Peki bugün hangi noktadayız? Gelecekte bizi bekleyen günlerin yine ucuz finansman ortamının devamı olduğunu düşünüyoruz. Yani, düşünmeden harcamaya devam ediyoruz. Ama bu döngü böyle gitmez, biline.

Evet, FED faizi artırmalı. Artırmalı ki dünyanın diğer ülkelerinin gerek gelişmiş, gerekse de gelişmekte olanlarının makro dengeleri daha fazla yerle bir olmamalı. Bakın buna en büyük örnek Çin'dir. Ne Çin'in yıllık %10 büyümesi sürdürülebilirdir, ne de Türkiye'nin kriz sonrası sergilediği cari işlemler açığı performansı. Evet, FED faizi artırmalıdır, doğrudur. ABD ekonomisi artık kendi kendisine yetebilecek kıvama ekonomik anlamda gelmiştir. Ve bu dakikadan sonra daha fazla ucuz para ortamının sürdürülmesi dünya açısından yarar değil zarardır. Evet, FED faizi artırmalıdır ki diğer ülke merkez bankaları da asli görevlerine geri dönmeye başlamalıdır. Türkiye gibi ülkelerde yeniden büyüme modelleri üzerinde kafa yorulmalı, enflasyon olgusu hatırlanmalı, topyekün mücadele ilan edilmelidir.

FED faizleri Eylül'de artırmış, Ekim'de artırmış, haydi sizi kırmayayım bu sene hiç artırmamış... Peki gerçekten iddaayı kazandığınızı mı düşüneceksiniz? İktisadi gerçekleri görmezden geldiğinizde ne kazanmış olacaksınız? Benim düşüncemin haklı çıkmasının da önemi yoktur. Mesele siyahla beyaz kadar belirgindir, keskindir. 

Siz yine gelin bana bir kulak verin; Türkiye ekonomisinin FED'in faiz artırımına ihtiyacı vardır!

28 Ağustos 2015 Cuma

Yerel Para Birimindeki Değer Kaybı ve İhracata Etkisi

2015 yılının başlangıcından bu yana EURUSD paritesi yüzde 8.19 gerilerken, dolar/lira kuru yüzde 22.5 değer kaybı yaşadı. Aynı dönem içerisinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından analizlerde kullanılan seçilmiş ülkeler ortalamasının performansı ABD Doları karşısında yüzde 9.04 değer kaybına işaret etti. (17/8/15)

Türk Lirası’nın grup ortalamasından daha fazla negatif yönde ayrışmasında siyasi istikrar ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığına dair tartışmalar etkili olurken, Avrupa Ortak Para Birimi Euro’nun zayıflamasında ise Avrupa Merkez Bankası (ECB) tarafından hayata geçirilen parasal genişleme politikası ve Amerikan Merkez Bankası (FED)’ndan beklenen olası faiz artırımı beklentilerinin yansımaları takip edildi.

Merkez Bankası tarafından Mayıs ayında yayınlanan ekonomi notunda para birimlerine göre toplam ihracattaki paylar açıklandı. Buna göre, 2003-2015 yılları arasında ortalama yüzde değerler hesaplandı ve en yüksek pay yüzde 47.7 ile Euro’da, yüzde 45.2’lik pay ise ABD Doları’nda gerçekleşti. İthalat ve para birimleri arasındaki ilişkiye baktığımızda aynı dönem içerisinde yüzde 60.7’lik payın ABD Doları’nda, yüzde 34.5’lik payın ise Euro cinsinden olduğu sonucuna ulaşıldı.(Diğer para birimlerinin yüzdelerine şu aşamada değinmiyorum)

Türk Lirası’nın değer kaybetmesi uzun yıllardır Türkiye’de bir çok kesim tarafından özellikle de ihracatçılar tarafından talep edilmektedir. Söz konusu talebe yönelik gerekçe olarak ise ihracat rakamlarına olumlu yansıyacağı beklentisidir. 2015, Türk Lirası’nın hızlı ve ani bir şekilde değer kaybı sergilediği yıl olurken, benzer performansın ihracat rakamları üzerinde ne şekilde etkili olduğunu incelemek amacıyla “Yerel Para Birimindeki Değer Kaybı ve İhracata Etkisi” başlıklı blog yazımı hazırlamak istedim.

Haziran 2015 dönemi itibarıyla Türkiye ekonomisinin yarattığı ihracat ivmesi aylık bazda 11.9 milyar dolar (TÜİK rakamları), ithalat performansı ise 18.2 milyar dolar olarak açıklandı. Söz konusu seviyeler Ocak 2015 döneminde sırasıyla 12.3 ve 16.6 milyar dolar, geçtiğimiz yılın aynı döneminde ise 12.8 ve 20.7 milyar dolar seviyelerinde gerçekleşmişti.

Haziran ayı ihracat rakamı bir önceki aya göre yüzde 8 artışa, yıllık bazda ise yüzde 6.8 düşüşe işaret etti. Dış ticaret açığı yıllık vadede 1.7 milyar dolar daralma gösterdi.

Dış ticaret performansımızı daha sağlıklı bir şekilde ölçmek amacıyla TÜİK tarafından açıklanan mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış ihracat ve ithalat miktar endekslerine bakıyoruz. İhracat miktar endeksi 2014 yılının Haziran ayında 125.78, ithalat miktar endeksi ise 120.93 seviyelerinde bulunurken, 2015 yılının aynı döneminde söz konusu endeksler sırasıyla 125.16 ve 122.21 seviyelerinde oluştular.

Milyon dolar cinsinden açıklanan ihracat rakamı yıllık bazda yüzde 6.8 gerilerken, MT etkisinden arındırılmış ihracat miktar endeksi yüzde 0.49 düşüş gösterdi.

TÜİK tarafından açıklanan ihracat ve ithalat rakamlarından yola çıkarak Grup olarak hesapladığımız milyon dolar cinsinden ihracat ve ithalat değişim endeksleri Haziran 2014 döneminde sırasıyla 164.53 ve 177.85 seviyelerinde gerçekleşirken, içerisinde bulunduğumuz yılın aynı döneminde 153.23 ve 155.68 seviyelerinde oluştular.

Özetle:

Türk Lirası’nın değer kaybetmesi, ülke olarak ihracat performansımızın doğrudan artmasına neden olmuyor.

Milyon dolar cinsinden açıklanan ihracat rakamı yıllık bazda hızlı bir düşüş gösterirken, MT etkisinden arındırılmış miktar endekslerinde benzer şekilde hızlı bir kötüleşme gözlenmiyor.

Euro/dolar paritesinin ABD Doları lehine hareket göstermesi dolar cinsinden hesaplanan ihracat rakamlarımızı olduğundan daha zayıf gösteriyor. Bu duruma “parite etkisi” deniliyor.

Türk ekonomisinin ihracat performansında Avrupa Birliği’ne yapılan sevkiyat önemli bir yer tutuyor. Haziran 2015 rakamlarına bakıldığında, Avrupa Birliği’nin toplam ihracat performansımız içerisindeki payı yüzde 46.1 düzeyinde gerçekleşirken, 2014 yılının aynı döneminde söz konusu rakam yüzde 46 seviyesinde bulunuyordu.

Avrupa Birliği ülkelerinin ekonomik açıdan toparlanması, bölgeye yapılan ihracatın artması açısından kritik öneme sahip. Bu konuda çıkarımımım en az parite etkisi kadar önemli olduğu şeklinde.

Türk Lirası ABD Doları’na karşı son 1 yılda (15//2014-17/8/2015) yüzde 24.1, Euro’ya karşı ise yüzde 8.43 değer kaybı yaşadı. Aynı dönem içerisinde ihracatın ABD Doları cinsinden performansı milyon dolar cinsinden yüzde 6.8 zayıflama şeklinde gerçekleşti.

30 Temmuz 2015 Perşembe

Türk Para Politikası Gerçekten Sadeleşebilir Mi?

7 Haziran tarihinde gerçekleştirilen genel seçimler sonrasında bugün Ankara'da TCMB tarafından düzenlenen yılın üçüncü enflasyon raporu sunumu büyük önem taşıyordu. Para politikasının tasarlayıcıları, belirsizlik ortamında ve FED'e 1 kala ne düşünüyor, hangi adımları atmayı planlıyorlardı fikir sahibi olmak açısından önemli bir toplantıydı.

Toplantı beklentimi karşılar şekilde gelecek dönem politikalarının ne yönde işleyeceğini öğrenebilmek adına kayda değer sinyaller verdi. Başkan Başçı, 2010 yılında uygulamaya koydukları faiz koridoru yönteminden gelecek dönemde FED'in para politikasını sadeleştireceği ve sıkılaştırma yönünde adım atacağını belirterek vazgeçebilecekleri açıklamasını yaptı. Konu önemli hem de epey bir önemli. Gelin beraber konuşalım.

Önce şu konuyu netleştirelim; faiz koridoru uygulaması nedir? TCMB 2010 yılında global belirsizliklere karşı para politikasını daha esnek hale getirebilmek adına faiz koridoru uygulamasına geçiş yaptı. (daha esnek olalım derken zaman zaman karışıklığa da düşmedik değil) Başkan Başçı da bu uygulamanın bizzat mimarı olarak bilinmektedir. Buradaki amaç, belirsizliğin arttığı dönemlerde tek bir faiz aracı ile hareket ederek esnekliği kaybetmek yerine zaman zaman üst bant faizi olarak bilinen gecelik orandan sıkılaştırma yapmak, zaman zaman haftalık repo faizini kullanmak, zaman zaman da 2014 yılı Ocak ayında vazgeçilen aylık fonlama yöntemini kullanmaktı. Esneklik sağlanması amacıyla yürürlüğe konulan bu yöntem başta biz yerel bankacılar olmak üzere bir çok kesim tarafından anlaşılmakta zorlandı. Çok net hatırlıyorum -kendi raporumda da belirtmiştim- Haziran ayı TCMB Ekonomistler Toplantısı'nda Ankara'da yabancı ekonomistler uygulamayı anlama konusundaki rahatsızlıklarını sık sık dile getirmişlerdi. Anlaşılan o ki banka yönetimi daha sade bir uygulamanın gelecek dönemde faydalı olacağını düşünmeye başladı. Bu demek olmuyor ki hemen ilk PPK toplantısında tek faiz uygulamasına geçiş yapılacak. Zaten mevcut konuya Başkan da açıklık getirdi ve sadece araştırma yapılmasını istediklerini belirtti. Ağustos ayı PPK toplantısının tutanaklarında detaylar belli olacak.

Yeni adım ne anlama geliyor? Şahsi çıkarımım yeni adım ile mevcut politika faizi seviyesinden daha yüksek bir rakamın artık masada olacağı yönünde. Eğer koridordan tamamen vazgeçilecek ise Türk Lirası'nın değer kaybettiği günlerde likiditeyi sıkılaştırmak amacıyla kullanılan üst bant faiz oranı olan %10.75'e yakın bir değerin politika faizi olarak belirlenmesi gerekiyor. Zira yerel para birimini savunma konusunda daha ağır sıkıntılarla karşılaşmamız muhtemel. Öte yandan aşağı yönde de esnekliği kaybetmemek adına AOFM olarak bilinen bankacılık sistemine kullandırılan toplam fonlama maliyetine yakın bir seviye de belirlenebilir -%8.50 seviyeleri olabilir-. Banka yönetimi bu konuda oldukça kapsamlı bir çalışma yapacaktır, şüphem yok. 

Atılacak muhtemel adım önemli, hem de çok. Anlamı daha basit bir Türk para politikası olsun yönündeki iradedir. Bunun bir denemesini 2014 Ocak toplantısı sonrasında hayata geçirmeye çalıştık ama zamanla koridor yeniden etkin oldu. Ancak esneklik kaybolursa zorlanırız. Ayrıca Ankara'da birilerinin ekonomi konusunda hala daha mevziyi koruduklarını bilmek ve bir şeyler yapmaya çalıştıklarına olan inanç piyasaya verilen net mesaj açısından kritik öneme sahip. Malumunuz hali hazırda seçimden sonraki iki aylık süreçte hala daha koalisyon çalışmaları devam etmekte.

Blogda da daha önceki yazılarımda belirtmeye çalıştım; FED kapıda ve birilerinin bir şeyler yapması gerekiyordu. Bu açıdan da atılacak adım önemlidir. Detayları gördükten sonra ay içerisinde daha ayrıntılı bilgiye sahip olacağız. Ayrıca yeni dönemin bir diğer şifresi de şudur; daha yüksek faiz maliyeti bizleri bekliyor. Yani, mevduat ve kredi faiz oranları yükselecek. -çekirdek dışı yükümlülüklerde yapılan hamleden bu yana tek bir düşünceyi savunuyorum; bir süre faizlerin düşmedi kolay olmayacak- Bu durumda da bankaların karlılıkları bir miktar baskı altında kalabilir. Sektör son dönemlerde zaten regülatör düzenlemeleri ile kar yaratma konusunda sahip olduğu bazı araçlarını kaybetmişti. Ancak zaman zaman bizim dahi anlayabilmek ve fikir yürütme konusunda zorlandığımız mevcut uygulamanın biraz daha sadeleştirilmesinin istenmesi yabancı bankacılar açısından da pozitif karşılanacaktır. Ama bu demek değil ki tüm sorunlarımızı tek bir adımla halletmiş olacağız. Daha yapılacak bir sürü iş var.

Bir konuya daha değinmeden geçmek istemiyorum. Başkan, enflasyonun artık %7 seviyesinin üzerinde olmaması gerektiğini belirtti. Seviye konusunda tartışmaya girmek istemiyorum ama her yıl belirlediğimiz %5 seviyesinin gerçekçiliğindense daha olası seviyelerin artık direnç olarak kabul edilmesini uzun zamandır ben de düşünüyorum. En azından kredibilite açısından kazanım sağlamış oluruz.

Uzun bir aradan sonra sadece para politikası konuşmak ve kafa yormak için girilen çabanın tarifsiz mutluluğunu yaşarken yaklaşık 1 saat sonra terör haberleri son dakika olarak geçildi. Mikro/makro bazda ne yapacak olursanız olun, toplumsal barışın sağlanmadığı bir ülkede her şey askıda kalma riski ile karşı karşıyadır.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Benim Hala Umudum Var

Türk insanı olarak ekonomide bir şeylerin yolunda gitmediğine dair en belirgin indikatörümüz kur seviyelerinin yükselmesidir. Daha basit tanımıyla Türk Lirası'nın değer kaybetmesidir. Gelin birlikte son günlerde ne olup bittiğini tartışalım.

Evet, Türk Lirası değer kaybediyor. Hayır, Türk Lirası ilk kez değer kaybetmiyor. Bugün itibarıyla yılbaşından bu yana %15'in üzerinde ABD Doları'na karşı değer kaybetmiş bir para biriminden bahsediyoruz. Peki neden ABD Doları'na karşı olan performansı benchmark olarak alıyoruz? Çünkü dünyanın yerel para birimi ABD Doları da o yüzden.

Gelelim TL cephesinde olup bitenlere... 2015 yılı bizin gibi emtia ithalatçısı gelişmekte olan ülkeler karegorisindeki ekonomiler için iyi başladı, kabul edelim. Aynı grup sepetinde değerlendirildiğimiz ülkelerden pozitif yönde ayrışanlar da oldu, bizim gibi olumsuz ayrışmak için elinden geleni yapanlar da. Manşet enflasyon rakamımız resmi hedef seviyesinin 2 puan üzerinde seyrediyor. Tüm dünyada gıda fiyatları gerilerken, yılların getirdiği yanlış tarım politikaları yüzünden biz Türk para politikasında enflasyon hedeflemesinden sapmamızın nedeni olarak gıda fiyatlarını öne sürdük. Sürmek de zorundayız zira gerçekler hiç bir zaman halı altına itilemez. Başka hangi sorunlarla uğraştık? Mesela para politikamızı Merkez Bankası'nı kameralar önünde sert bir şekilde eleştirerek her türlü spekülasyona açık hale getirdik. Vaktinden önce indirdiğimiz politika faizimizi yıl içerisinde daha fazla indirme imkanımızı elimizden kaçırdık. Böylece olası FED sürecine daha düşük bir faiz seviyesi ile girme şansımızı yitirdik. Başka bir örnek daha ister misiniz? Genel seçimlerin üzerinden yaklaşık 2 ay geçmesine rağmen hala siyasi bir irade ortayı koymayı beceremedik. Bunlar bizim eksilerimiz olarak not edilsin mi? Haydi edilsin.

Yurtdışında neler oluyor gelin ana noktalar üzerinden konuşalım. Malumunuz, euro tartışılıyor. Hem de akıbeti ne olur derecesinde. Yunanistan ip üstünde. ABD'nin izleyeceği para politikası korkutuyor. Çin'de yavaşlamanın boyutları şiddetini artırıyor. Orta Doğu'da ise kan durmuyor, yeni terör örgütleri ortaya çıkıyor.

Türkiye'yi yerel bir bankacı kadar tanımayan bir yabancı fon yöneticisisiniz ve yatırım yaparken pozisyon ayarlaması yapmak zorundasınız. Sınırlarını korumak için aynı anda iki farklı ülke toprağında hava harekatı yürüten bir ülkenin para birimi üzerinde kısa pozisyon almaktan başka neyi tercih edersiniz? Sonuçta kendinizi olası risklere karşı korumak zorundasınız ve siz de varlık yönetiyorsunuz. Cümlenin başında neden yerel bir bankacı kadar tanımayan şeklinde bir ifade kullandım biliyor musunuz? Çünkü katıldığım Merkez Bankası toplantılarından edindiğim tecrübe şu; yabancılar bir ülkeye yatırım yapmadan önce karar verirken sadece manşet rakamlara bakıyor ve mekanik olarak hareket ediyorlar. Cari denge, enflasyon, kamu maliyesi, jeopolitik riskler vb. Daha sonrasında ise global rüzgara göre pozisyon ayarlamasını tercih ediyorlar. Yani bizler kadar her detaya dikkat etme ihtiyacı duyup hissi davranmyorlar. Davranmak da zorunda değiller zaten. Sonuçta likiditeyi Türkiye'ye yönlendirmek zorunda değiller. Bizim gibi yüksek faiz ve getiri bulabilecekleri bir çok ülke ve piyasa mevcut.

Bir ülke varlıklarının yatırımlarda tercih dışı kalması için siyasi tansiyonun yükselmesi, terör olayları, kısacası huzur bozucu birkaç olayın gündeme gelmesi yeterlidir. Sonrası zaten global fiyatlamalar ile devam eder. Peki her şey bizim için bu kadar negatif mi? Mazhar Alanson'un da dediği gibi "benim hala umudum var". Evet, hala var. 2015 yılına dair ortalama büyüme beklentisi nedir? %3. Ben dahil olumsuzlukların sürmesi halinde bu yılı kayıp yıl olarak ilan etmemizdeki gerekçe büyüme rakamı üzerindeki olası baskılar kaynaklı değil mi? Evet. Unutmayalım, kayıp yıl dediğimiz büyüme rakamı son 3 yılın ortalamasına eşit. Yani kayıp kelimesinde dahi negatif büyüme söz konusu değil. Sadece bize yetmeyen bir büyüme var. Ama bu büyüme tercihini kim verdi onu da atlamamak gerekiyor. 2011 sonrası artan makro dengesizlikleri (kredi artış hızı, kredi kartı kullanımı) önlemek için iç tüketimi kısmaya yönelik kararları da yine biz aldık. İnanın bana son derece de doğru yaptık.

Enflasyon hedeflemesi denilen kavramı tekrar hatırlayıp 2-3 yıl için bu yolda sağlam adımları yeniden atmak istersek şayet (2001 sonrasında olduğu gibi) inanın bana bir miktar büyümeden feragat ederek yeni bir hikaye yaratmış olacağız. Sonrasında ise süreci yapısal reformlarla destekleyecek olursak zaten konjoktür bize olan güvenin yeniden tesis edilmesini ve faizlerin kendiliğinden gerilemesini sağlayacak. Evet, bu iradeyi ortaya koyabilecek kadrolara sahibiz. Çünkü biz enflasyon konusunda oldukça tecrübeli bankacı ve ekonomistlere sahibiz. Tercih bizim. Aksi durumda ekonomi çok uzun yıllar boyunca mevcut sistemi kaldıracak güçte değil.

Evet, benim hala umudum var.

21 Temmuz 2015 Salı

Yıllık İzin Kafası, FED'i Hatırla(t)mak, Olası Riskler

Finans sektöründe çalışanların, bilhassa da yatırım bankacılığı tarafında olanların hayatlarında sabah erkenden gelip ekran karşısına oturmak ve tüm dünyayı birkaç dikdörtgen ekran arasında oradan oraya hızlıca bakarak geçirmek rutin olarak tanımlanan kavramın ta kendisidir. Bazen öylesine kaptırırsınız ki kendinizi, en olmadık şeyleri en olmadık anlarda düşünebilme yetiniz hızlıca gelişmeye başlar. Bu noktada yıllık izinler candır. Uzaktan, çok uzaklardan, zihniniz ve bedeniniz rahatlamış bir şekilde bazı kavramlara yorum getirebilmenin tadına varmanın ifadesi yoktur.

İçimden geçenleri ilk satırda anlattıktan sonra gelelim asıl konumuza. Dünya FED'i, FED'de kendisinin atacağı ilk adıma vereceği karar için uygun anı bekliyor. Konumuz malum; FED'in parasal sıkılaştırma olarak tanımlanan faiz artışı hamlesi.

Mayıs 2013 döneminden bu yana adım adım parasal sıkılaştırma yolunda ilerliyoruz. Her ay FED tarafından gerçekleştirilen FOMC toplantılarını heyecanla takip ediyor, başkanların ağızlarından çıkacak iki çift cümleye odaklanıyor, tarım dışı istihdam verisi açıklanmadan önce heyecan içerisinde ekranlarımıza bakıyoruz. Evet, FED adım adım parasal sıkılaştırma yolunda ilerliyor. Peki bu sırada biz ne yapıyoruz? Yaptıklarımız, yapacaklarımızın gerçekten teminatı mı, yeterli mi?

Açık konuşalım; biz elle tutulur, somut hiç bir şey yapmıyoruz. Toplantılarına benim de katıldığım TCMB yönetimi çok saygıdeğer insanlardan oluşuyor. Hepsi konularında son derece uzman kişiler. Ancak o kişilerin kendi inandıklarını yapabilecekleri ortamı kendi ellerimizle ortadan kaldıralı epey bir zaman oluyor. Suçlu kim? Suçlu belki hepimiz, suçlu belki spesifik bir kaç kişi, Ali, Veli... Şahıslar önemli değil. 

FED'in faiz artırması önemli bir konu. Hem de epey bir önemli konu. Kendi şahsi beklentimi paylaşayım ki konu ileride tekrar açıldığında kim hangi noktadaymış şimdiden netleşmiş olsun. Ben 2014 yılının Haziran döneminden bu yana FED cephesinde ilk faiz artışının 2015 Eylül döneminde geleceğini düşünüyorum. Tahminim tutar, tutmaz. Ama kendi beklentim bu. Ayrıca bu adımın öyle Türkiye'de bizlerin alışık olduğu şekilde 100-200 baz puanlık önden yüklemeli ya da 50 baz puanlık ve kademeli şekilde olacağını düşünmüyorum. Neden düşünmüyorum? Çünkü bizler gelişmekte olan bir ülkenin bankacılarıyız. Bizim merkez bankamızın atacağı bir parasal adım dünya çapında çok büyük etkilere sahip değil. Peki FED sahip mi? Evet, sahip. Oradan başlayacak en küçük adım -yönü ne olursa olsun- dünya üzerinde kayda değer etkiler yaratabilir. Nedir buna en basit örnek? 2008 yılı sonrasında başlanılan parasal genişleme hamlesi, bollaşan ucuz ABD Doları ve bizler gibi gelişmekte olan ülkelere fon akışı, bizlerin de hesapsızca nereden finanse edildiğini bilmediğimiz ve düşünmek istemediğimiz harcamalarımız. Hangi harcamalarımız? Kredi kartlarımız, tüketici kredilerimiz, vb. Eee peki Eylül ayında bana göre FED ne yapacak? Ay konusunu tutturabilirsem eğer atılacak ilk adımın sembolik bir faiz artışı olacağını, sonrasının ise piyasayı ve diğer ülke ekonomilerini yakından takip ederek bir süre nötr biçimde izleyerek geçirileceğini düşünüyorum. Sembolik olması demek bizim hiç bir hazırlık yapmamamızın gerekçesi olabilir mi? Tabi ki hayır.

Genel seçimler sonrasında yaklaşık 2 aydır siyasi iktidar konusunda belirsizlik yaşıyoruz. Koalisyon görüşmelerinin ilk turu daha yeni geçtiğimiz hafta içerisinde gerçekleştirildi. Olası erken seçimde 2015 yılının üzerini çizmiş olacağız. 2016 ise hala muallakta. Dünyada yeni döneme hazırlık yapan ekonomiler var. Faiz konusunda daha agresif, ülkeden çıkacak olan yabancı fonları ikna konusunda daha istekli, yapısal reformlar konusunda daha iştahlı. Okuduğunuz 3 örneği şimdi de bizim için düşünün... Düşündüyseniz devam edebilirim.

Enflasyon ve faiz arasındaki hiç yoktan bir tartışma ile bu yılın ilk 4-5 ayını feda ettik, üzerini çizdik. Tarım sektörünü yok ettiğimiz ve gıda politikamız olmadığı için enflasyondaki gıda kaynaklı yükselişe önlem alma konusunda geç kaldık. 1 sene önce gıda komitesi kurduk, somut adımları bekliyoruz. Kabul edelim; gıda konusunda ilk sinyal bundan yıllar önce kırmızı et fiyatları yükseldiğinde bize gelmişti ama biz bunu öngöremedik. Kabul edelim!

Yeni dönem, yeni dönem dediğimiz şey nedir? Ucuz ve bol ABD Doları'nın artık olmama riski ile karşı karşıya kalacağımız gerçeğidir. Sermaye olarak tanımlanan sıcak para, dünya üzerindeki hareketini belirsizliklerle dolu gelişmekte olan ülke ekonomilerinden gelişmiş ülke ekonomilerine doğru yol almaya başlayacak. Bu bir risk midir? Sizi bilmem ama benim açımdan bir risk. Bizde durum ne? Bir şeyler, bir yerlerde yanlış yapılıyor. Günler, aylar hatta yıllar büyük hatalar içerisinde geçiriliyor. Para politikamızı futbolcu nezdinde tartışıp, uygun faiz seviyesini aramakla en verimli zamanlarımızı geçiriyoruz. Belki gözden kaçmıştır ama geçenlerde bir konu benim epey bir aklıma takıldı. Malumunuz P5+1 ülkeleri ile İran arasında nükleer konusunda uzlaşıya varıldı. Burada taraflardan birisi de Avrupa Birliği idi. Aynı günlerde Birlik Yunanistan'ın borç konusuyla da uğraşıyordu. Hani ben dahil o çok eleştirdiğimiz Avrupa kıtası ne yaptı biliyor musunuz? İki konuyu da ayırarak yönetmeyi başardı. Bizim böyle bir odak problemimiz var. Bir şekilde bu beceriye sahip değiliz (ben dahil).

Dünya hızlı bir değişim içerisinde.  Ve tabi ki biz de bu değişime bir köşesinden ayak uydurmak zorundayız. Belirsizliği sevenlerden misiniz bilmiyorum ama "fast money" olarak tanımlanan küresel sermaye bu durumdan pek hoşlanmaz. Hem kısa hem de uzun vadede dış borçlara ihtiyaç duyan bir ekonomiyiz. Bunu ben söylemiyorum, rakamlar söylüyor. Mayıs sonu itibarıyla ülkenin 1 yıla kadar ödemek zorunda olduğu kısa vadeli dış borcu 125.1 milyar dolar. Kaynak, TCMB. 2015 yılının ilk çeyreğini baz alırsak ülkenin toplam dış borç stokunun 71.3 milyar dolarlık kısmı ABD Doları cinsinden. Uzun vadelide ise bu rakam 163.2 milyar dolar. Toplam dış borcumuz da 392.8 milyar dolar.

Demek ki neymiş? ABD Doları'nın da, FED'in de ne yaptığı bizi epey bir yakından ilgilendiriyormuş.

Sabrınız için teşekkürler.

12 Temmuz 2015 Pazar

Yunanistan'ı Son Kez Anlama Kılavuzu

Finans dünyası 2009 yılından bu yana, bu işlerin kenarından geçmeyen Türk insanı ise 2015 genel seçimleri ile birlikte parti temsilcilerinin verdikleri örnekler sayesinde komşu Yunanistan'ın içerisine düştüğü ekonomik dar boğaza vakıf olma şansına eriştiler.

Yunanistan en basit ifadeyle 2001 yılında Türkiye'nin içerisine düştüğü ekonomik krize benzer bir dönemden geçiyor. Ekonomideki karşılığı ile tam olarak bire bir örtüşmese de olayı anlatabilmek için şu an için bu örnek üzerinden gitmekte fayda var. 

Komşu, uzun yıllardır ülkede reform gerektiren konulara eğilmekten hep imtina etti, hep halının altına süpürmeyi tercih etti. Yolsuzlukla mücadele etmek yerine görmezden gelindi, koca ülkenin savunma politikası sadece Türkiye üzerine kurgulandı ve harcamalar eğitim, sağlık gibi önemli kalemler yerine buraya kaydırıldı, Avrupa Birliği'ne üye olabilmek için ülkenin istatiski değerleri ile oynandı ve objektiflik kaybedildi, üyelik süreci ile birlikte de ülkeye gönderilen birlik fonları karşılıksız olması nedeniyle dikkatsizce harcandı ve yapısallıktan uzak duruş devam ettirildi. 2009 yılında ilk kez patlak veren kriz ülkenin eski başbakanı Papandreu'yu siyaset sahnesinin dışına itti -Papandreu ailesi ülkenin en eski siyasi figürlerinden birisidir- Papandreu'nun siyaset tarihinde kaybolma riskini göze almak adına açıkladığı ekonomik gerçekler aslında çok büyük bir fedakarlık örneği olarak da yorumlanabilir.- Geçen zaman diliminde ülke, Avrupa Birliği ve IMF'den 200 milyar eurodan fazla bir yardım paketi temin etti, özel yatırımcıların elindeki bono ve tahvillerin bir kısmı saç traşı olarak tanımlanan şekliyle silindi ve yeniden yapılanma süreci denenmeye çalışıldı. Ancak tarihinde Türkiye'den daha başarılı bir program süreci yer almayan IMF, bir kez daha Yunanistan'da kaybeden taraf konumuna düştü ve ülkede işsizlik oranı hızla artarken, ekonomide de daralma gerçekleşti. Zaten geçmişten bu yana vergi ödemek gibi bir halk kültürü olmayan Yunanistan'da ekonominin daralması devlet gelirlerinin de azalmasına neden oldu ve bugün tartışmaya başladığımız o meşhur sürecin içerisine girilmiş oldu.

Bir yandan IMF programı iflas ederken diğer yandan da başta Almanya olmak üzere kemer sıkma önlemlerinin artırılmasına yönelik teklifler dillendirilmeye başlandı. İşte bu noktada da Syriza iktidarı ve Tsipras dönemi başladı. Türk insanı olarak mağdur ve ezilenin yanında yer almak en belirgin özelliğimizdir. Bunu Yunanistan konusunda da bir kez daha kanıtlamış olduk. Peki gelinen noktada Yunanistan'ın hiç mi suçu yok? Tek suçlu Almanya ve IMF'mi?

Yunan ekonomisi ağırlıklı olarak denizcilik yani navlun ve turizm geliri üzerine inşa edilmiş bir modeldir. Her ne kadar model tanımlamasını yaparken ben bile bir kaç kez düşünüp şüpheyle yaklaşmış olsam da şu an için bu tanımlamadan devam edebiliriz. Yani Yunanistan'da ekonominin büyümesi üretime, üretip başka sınırlara mal ve hizmet ihraç etmeye ve markalaşma üzerine kurulu bir yapı değil. Örnekler size de bir yerlerden tanıdık gelmeye başladı mı? Peki. Tüm bunların üzerine bir de sınırsız iç tüketim, dağılmış sosyal güvenlik sistemi, yüksek emekli maaşları, plansız kamu harcamaları ve sırtını Avrupa'dan gelecek fonlara dayanmış bir politika ekleyin. Şimdi taşlar daha net oturmaya başladı mı? Peki.

Görüldüğü üzere analiz yaparken içerisinde bulunulan durumu her haliyle net bir şekilde ortaya koymak gerekiyor. Demek ki neymiş? Komşu Yunanistan'da üretim yokmuş. Tüm bunlar olurken para politikası ne alemde diye soranınız varsa cevap net: ECB'nin belirlediği şekilde belirlenen bir doğrultuda ilerliyor. Çünkü başka şansı yok. Yunanistan, ortak para birimi projesi olan Euro'ya geçmesiyle birlikte kendi para birimini basma ve politikasını belirleme yetkisini Frankfurt'a devretmiş oldu. İki ayaklı bir masa olarak hayal edebileceğimiz maliye ve para politikalarındaki resim sanırım kafanızda netleşmeye başlamıştır.

Bugün tartışılan ne noktasında ise cevabım şu; Yunanistan üçüncü kez kurtarma paketi talebinde bulunuyor ama bu kez karşıdaki blok oldukça sert. Peki komşu neden ek kurtarma paketi istiyor? Çünkü ülkede kendisinin basma yetkisi olmayan para birimleri üzerinden daha öncesinden yapılmış dış borçlanmalar ve kreditörlere vadesi gelen ödemeler var. Bu ödemeler ertelendikçe iflas tanımlaması ile karşı karşıya kalınıyor. En son Haziran ayı içerisinde IMF'ye vadesi gelen bir ödemenin yapılmaması sonrasında olaylar iyice karmaşık hale geldi. Yunanistan değil üçüncü, otuz üçüncü kurtarma paketini dahi almayı başarabilse de tünelin sonundaki ışığın hayra alamet olmasının imkanı yok. Çünkü yaklaşık 300 milyar euroluk borcun ödenebilme imkanı yok. Çünkü öyle bir ödeme kapasitesi, disiplini ve kamu gücü söz konusu değil.

Haydi şimdi gelelim en başa... Neden Türkiye ile benzer bir durumda Yunanistan? Aslında sorunun çözüm cephesinden gidersek resimler birbirine aynen uyuyor. Yunan bankaları bir süredir regülatör tarafından alınan karar doğrultusunda kapalı ve ülkede sermaye kontrolleri uygulanıyor. Bankamatiklerden çekilen günlük nakit teminlerinde belirli kısıtlar var. -60€- Türkiye 2001 sonrası dönemde bankalarını yeniden sermayelendirip -kamu görevi zararı yazıp- uzun vadeli hazine kağıtları vasıtasıyla borcu sürdürülebilir kılmayı başardı. Buradaki en önemli konu ise kendi basma yetkisine sahip olduğumuz para birimi üzerinden borç yapılandırması sağlayabilmemizdi. TL'ye değer kaybettirilerek ülkede satın alma gücü düşürüldü ve borç yükü hafifletildi. Süreç, maliye politikası ile de desteklendi ve kamudaki yük azaltıldı, harcamalar kısıldı. Takip eden dönemde ise enflasyon hızla düşmeye başladı ve sonrasında da büyüme uğruna enflasyon odaklı para politikasından vazgeçildi, mevcut seviyelerde enflasyonun seyretmesine göz yumuldu, para politikası gevşetildi. Neyse o mevzu buranın konusu değil.

Komşunun yapması gerekenler aslında hem çok basit hem de can yakıcı. Ama can Avrupa kapısında borç para arayarak bin kere yanmaktansa, bir kere yanarak Euro Bölgesi'nden çıkış sürecine girilmesi ile ayrı boyuta geçebilir. Ortak para biriminden çıkılması demek yeni bir para birimine geçiş yapılması -en erken 24-48 ay sürebilir- ve ilk etapta hiperenflasyona varabilecek boyutta fiyat istikrarının şaşması demek. Sonrasında ise kaos ortamı içerisinde borçlar yeniden yapılandırılacak, bankalar sermayelendirilecek ve zor ama sonu güzel bir dönem başlayacak. Garantisi var mı derseniz, yok. Çünkü kendi para biriminizi basmanız ile ertesi sabah hemen ülke olarak refaha erme şansınız bulunmuyor. Bu süreç sabır ve kararlılık gerektiren aşamalardan oluşuyor. Kamunun belirli kademelerinde disiplin ve inanç gerekiyor. Aksi takdirde daha kötüye de gidebilirsiniz. Biz Türkler bu duruma acı reçete diyoruz ve uygulamasını da gayet iyi biliyoruz. Allah bir daha göstermesin diyelim.

Her ne olursa olsun komşunun çalışma disiplini açısından hayata olan bakışını değiştirmesi gerekiyor. Ertelenen reformlar mutlaka hayata geçirilmeli. Ekonomi denilen şey epey bir ciddiye alınmalı!

Türkiye'de durum ne diye düşüneniz vardır mutlaka. Konuyu dağıtmadan en net haliyle durum şu; siz, siz olun, yine de reformları ertelemeyin. Bir de Merkez Bankası bağımsızlığı epey önemli bir konu. Öyle futbolcu nezdinde tartışılacak kadar basit bir konu değil.

Sabrınız için teşekkürler.



9 Haziran 2015 Salı

Seçim çok mu kötü bir şey? Hikayede özet isteyenler için...

Mahalli İdareler, Cumhurbaşkanlığı derken Türkiye bir seçimi daha geride bıraktı, Genel Seçimler. Bırakmasına bıraktık da piyasalarda hikaye yeni mi başlıyor yoksa mevcut hikayede iktidara kimin gelip gittiği fark etmez mi haydi gelin birlikte konuşalım.

Öncelikle şu konuyu netleştirerek sohbete başlayalım; bir ülkeye ait fiyatlamalarda gelecek dönem içerisinde sandığa gidilecek olması dünyanın hangi köşesinde olursanız olun belirsizlik ortamının oluşmasına zemin hazırlar. Bunu geçmişte Hindistan'da da, Brezilya'da da, Yunanistan'da da gördük, tecrübe ettik. Demek ki neymiş? Seçimin telaffuz edilmesi belirsizlik ortamı demekmiş, not edelim. Peki, bu ortamı yurtiçi piyasalarda da gördük mü? Gördük. 8 Haziran sabahının belirsizlik ortamı, 6 Haziran'dakinden çok mu farklıdır? Bunun cevabı resime hangi köşeden baktığınıza göre değişir, konuşalım.

Farklı değildir... Ülkede seçime gidilirken her türlü senaryonun sandıktan seçmen kararına saygı duyulacak şekilde çıkabileceği masadaydı. Zaten ülkede ekonomi anlamında işler son zamanlarda çok da iyi gitmiyordu; Türk Lirası değer kaybediyordu, büyüme yavaşlıyordu, Merkez Bankası üzerindeki siyasi baskı da zaman zaman şiddetini artırıyordu. 

Farklıdır... Tek parti iktidarı tecrübesine 13 yıldır alışan piyasa oyuncuları ve yatırım yapmak için elinde sermaye bulunduranlar belirsizlik ortamından haz etmezler, yatırım kararlarını ertelerler, en az 6 ay bekle ve gör moduna geçerler. Kaybeden iş gücü piyasasında sırada bekleyenlerdir, yatırımlardır, bir yerde de sermaye sahipleridir.

Söyledim ya en başta; resime hangi köşeden baktığınıza, daha doğrusu bakmak istediğinize göre değişir. Ama ben size şimdi daha teknik konulardan bahsetmek istiyorum, olabildiğince basit ve anlatması elzem olan.

Ülkede enflasyon düşmüyor... Hangi yıldan alırsanız alın, ister 2006, ister 2008'den bu yana ortalama enflasyon rakamlarımız %8 düzeyinde yapışmış kalmış durumda. Enflasyon ile mücadele eden, bu yolda tüm araçları sorgusuz sualsiz kullanabilen bir Merkez Bankası yönetimimiz bulunmuyor. Bozulan enflasyon görünümü halkta algının kaymasına, yeniden dolarize olunmasına ve yerel para birimine alternatif ikameler aranmasına neden oluyor. Bu durumun tek cümle ile açıklaması şu; fiyat istikrarı konusunda konsanstrasyonumuz kaybolmuş durumda.

Ekonomik büyüme zayıflıyor, yukarı yönde umut yok... Tıpkı enflasyon gibi ekonomideki büyüme hızı ortalamalarını da nereden alırsanız alın %3'ler seviyesinde takılmış, kalmış durumdayız. Aktivite artmaktan uzak bir görüntü sergilerken, zayıflama riski de hala masada bulunuyor. Daha kötüsü de şu; ülke, ekonomik büyüme modeli açısından yeni bir nefese ihtiyaç duyuyor. Mevcut büyüme stratejimiz artık bize yetmiyor. Yetmedikçe de işsizlik oranımız düşmüyor, borçluluk oranlarımız artıyor, kredi kartını kullanma sıklığımız yükseliyor.

Türk Lirası değer kaybediyor, faizlerdeki yükseliş sürüyor... Yerel para birimimiz değer kaybettikçe bunun yansımalarını hem enflasyon hem de ekonomik büyüme cephesinde tek tek görüyor olacağız. İthalat fiyatlarının artması, ithalata dayalı ihracat tabanlı büyüme modelimiz nedeniyle üretim üzerinde maliyet baskısı yaratırken, satın alma gücünün de azalmasına neden oluyor. Yani, kur yükseldikçe teknolojik ürünlerin fiyatı artacak ve çeyiz yapma planlarında maliyet kalemi bir basamak daha yukarı yuvarlanacak. İşimiz iş yani!

Sandıktan çıkan kararla Merkez Bankası'nın kazandığı yorumları yapılıyor... Eğer sağlıklı bir ülkede henel seçimlerin hemen ardından böyle bir yorum yapılıyorsa o ülkede sağlıktan, sağlıklı bir ortamdan bahsedilemez. Suçlu kimdir? Suçlu, Merkez Bankası gibi saygın bir kurumun para politikalarını çay, kahve içip tavla zarı yuvarlarken sohbetlere konu yapan düşünce tarzıdır. Normal şartlar altında (NŞA) aklı başında bir ülkede konuyla uzaktan yakından alakası olmayan iki insan bir araya geldiğinde Merkez Bankası'nın uyguladığı para politikasını tartışmaz, konu üzerine kafa yormaz. Böyle bir ortam varsa şayet, vay ki ne vay halimize!

Peki, her şey bu kadar kötü mü? Aslında her şey gerçekten de bu kadar kötü ama çözülmez değil. İktidarda A ya da B partisinin veya A ve B partilerinin birlikte yer alması ihtimali yukarıda anlatmaya çalıştıklarımın çözülmesine engel değil. Yeter ki yepyeni bir ekonomi ve hukuk reformu paketi hazırlansın, istek ve heyecanla yeniden ülke menfaatine dair bir şeyler yapılmaya çalışılsın. Tıpkı 2001 krizi sonrasında sergilediğimiz duruş gibi. 

Millet kararı her türlü ekonomik modelin, iktisadi teorinin üzerindedir. Ve yine o milletin verdiği karar en iyisini bilir.

Sabrınız için teşekkürler.


30 Nisan 2015 Perşembe

Enflasyon Raporu-2/2015

TCMB tarafından bugün açıklanan yılın ikinci enflasyon raporundan öne çıkan birkaç önemli hususa değinmekte fayda var.

Yıl sonuna dair daha önce Ocak ayında paylaşılan orta noktası %5.5 olan enflasyon beklentisi yılın dördüncü ayı itibariyle 1.3 puan yukarı yönde revize edildi, %6.8. Revizyonda ithalat fiyatları etkisi 1 puan, enerji fiyatlarının etkisi ise 0.4 puan ek katkı yaptı.

Yapılan yukarı revizyon ile birlikte kurdan enflasyona geçişkenlik tartışmaları artık her kesim tarafından kabul edilmek durumunda kalmalı. Benim şahsi hesaplamam her ne kadar 1-1.5 puan aralığında olsa da revizyonu yerinde bulmak gerekiyor.

Petrol fiyatlarında çalışılan seviye mevcut yıl için $55 seviyesinden $60'a çekilmiş durumda. Buradan da enflasyona enerji maliyeti kaleminden ek negatif (olumsuz) yansıma olmasını beklemek çok doğal.

Fed ve parasal sıkılaştırma tartışmaları konusunda bugun başkan Başçı'yı önceki söylemlerine nazaran şahsen bir adım önde daha kararlı gördüm. Belki de ben öyle görmek istedim bilemiyorum ama bugünkü kendinden emin duruşu sevdiğimi söylemeden geçemeyeceğim.

Yıllık enflasyondaki revizyon ile birlikte önümüzdeki dönemde enflasyonda ek sapma olması ihtimalinde faiz artırım senaryosunun hayata geçebileceği konusunda düşüncem biraz daha güçlendi. Kim bilir belki sonbahar ayları bu konunun daha fazla yüksek sesle tartışıldığı dönem olur. Ama kısa vadede operasyonların gecelik faizler ve likidite yönetimi üzerinden gerçekleşmeye devam edeceği konusunda hiç bir şüphem yok. Faiz koridorunun üst bant faizine yakın fonlamanın sürmesi TL'deki performansa da bağlı. Benim de bir çok kez dile getirdiğim EPS uygulamasını ise son tercih olarak görüyorum.

YP cinsi zorunlu karşılıklara faiz ödenebileceğine dair yapılan hazırlık açıklaması ise bana göre finansal istikrar düşüncesi ile doğrudan ilintili. Özel kesimdeki tasarrufun artırılması için mevduat ürünü ön plana çıkıyor ve faiz oranları yolu ile bu düşüncede adım atılmaya çalışılıyor. Bunu TL üzerine ödenmeye başlanan faizlerden sonra da belirtmeye çalışmıştım. Teknik açıdan ise başkanın yaptığı açıklamaya katılıyorum; federal fonlama oranlarında artış olursa aracılık hizmetlerinde maliyet artacak. Bunu bir miktar azaltmak için sınırlı düzeyde faiz ödemesi gerçekleştirilebilir.

Yıl sonu için gıda enflasyonu beklentisinin %9 düzeyinde sabit tutulması ise burada beklenen yılın ikinci yarısındaki düzeltmeye paralel. Banka yönetimi tarım fiyatlarında bir miktar aşağı yönlü hareket ve bunun da GSYH performansına ek katkı sağlamasını bekliyor. Birçok kez dile getirilen tarım fiyatlarını izleme komitesine ise gönderilen mesaj net; para politikası yoluyla yapabileceklerimin maalesef sınırı var, reform şart.

Özetle; kısa ve orta vadede bir fiyat ve sonuç göstergesi olan faiz oranlarında yani maliyetlerde yükseliş olma olasılığı düşme olma olasılığından daha ağır basıyor. Bunun sonucunda da  makro ihtiyati önlemlere değinilmeye, basiretli borçlanmanın altını çizmeye ve gerektiğinde her adımı atacağımızı piyasanın iyi bildiği şeklinde açıklamalar yapılıyor. Yapılan enflasyon oranı revizyonu ise piyasa beklentilerine paralel, hatta bir miktar üzerinde. 

29 Nisan 2015 Çarşamba

FED sonrası kısa not

Yatırım davranışlarına insani duyguların karışması rasyonel fiyatlamaların oluşmasına her daim engel oluşturmaktadır. Ayrışma noktası realiteyi kabul etmek ile başlar. Bu kabul bir nevi sıfır noktasıdır.

Amerikan Merkez Bankası (FED)'nın Nisan ayı toplantısına hangi beklenti ile girmek istediğinizi bilebilmem çok zor ama gerçek olan şu ki, Fed, ABD ekonomisindeki son gelişmeleri kötümser tarafta pozisyon almak isteyenler kadar olumsuz yorumlamıyor.

Ekonomideki ilk çeyreklik zayıf büyüme performansının klasik Abd ekonomisinin kış koşullarının yansıması olduğunu bir süredir tartışmaya çalışıyoruz. Benzer söylem Fed açıklamasında da kendisine yer buluyor. İş gücü piyasasındaki temel düzelmeyi negatife çeviren herhangi bir durum öngörülmüyor.
 
Kısa vadede bulunduğumuz nokta şu; Abd Merkez Bankası'nı parasal sıkılaştırma programına başlamaktan vazgeçirmek için daha keskin ekonomik zayıflamaya dair ipuçları ve sinyaller gerekiyor. İş gücü piyasasında 2008 krizi seviyelerinden başlayan pozitif dönüş devam ettikçe ilk adımın zamanlaması yıl içerisinde tartışılmaya devam edecek.

Toplantı öncesi yapılan tartışmalardan şimdilik uzaklaşmış değiliz. Gelişen ülke piyasalarına hafta başından bu yana devam eden iyimserliğin devamı için Abd Doları'ndaki fiyatlamalar yakından takip edilmeli. Daha fazla detay içinse Abd hazinesinin kısa vadeli tahvil faizlerindeki performansa odaklanmak mantıklı görünüyor. Ekstralar ise Yunanistan'daki gelişmeler ve Çin'in olası parasal genişleme hamleleri.


13 Nisan 2015 Pazartesi

Türkiye’nin büyüyememe denklemi

Türkiye ekonomisi bir süredir uzun dönem ortalamalarının aşağısında yıllık GSYH büyüme performansları sergiliyor. Büyüme rakamlarının arka planında fiyat istikrarındaki hızlı düşüş sürecinin belirli bir patikaya saplanmış olması yatıyor.

• 2002-2007 dönemi arasında GSYH büyümesi ortalama yüzde 6.8 seviyesinde gerçekleşirken, enflasyon oranı (TÜFE) yüzde 58 seviyelerinden yüzde 12.9’lu ortalamalara doğru geriliyordu. 2008-2011 döneminde yüzde 3.7, 2012-2014 döneminde de yüzde 3.1 seviyesine gerileyen büyüme performansına karşılık aynı dönemlerde yüzde 8.4 ve yüzde 7.2 enflasyon ortalamaları ile karşılaşmaktayız.
• Yurt içi enflasyon oranında gerçekleşen katılaşma benzer şekilde büyüme performansı üzerinde de negatif yönde baskı unsuru oluyor.
• Fiyat istikrarından uzaklaşıldıkça yurt içi tasarruf mantığının geride kaldığını çıkarımını yapabiliriz.

Türkiye’de Merkez Bankası öncülüğünde 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz sonrasında fiyat istikrarlı para politikası uygulamasına geçiş yapıldı. Söz konusu dönemde IMF programının da desteği ile birlikte 2005 yılında enflasyon hedeflemesi yürürlüğe konuldu. Hazinenin borçlanma faizlerinin de gerilemesi benzer süreçte gerçekleşti. Politikanın korunmasına yönelik atılan adımlar 2008 subprime mortgage sonrasında bir miktar esnetildi. Bugün TCMB nezdinde hala daha fiyat istikrarının odak nokta olduğu yazılı ve sözlü beyanatlar ile belirtiliyor. Ancak yıllık enflasyon hedefinden uzaklaşıldıkça büyümedeki düşüş dikkat çekici seviyelere ulaşıyor.

Türkiye ekonomisinin Orta Vadeli Ekonomik Program ile belirlenen hedef seviyelerin gerisinde büyüme performansı sergilediği konuşulsa da geçmiş dönem ortalama performansından çok fazla geride olduğu sonucuna ulaşmak mümkün değil. 1999-2014 dönemi ortalaması büyümede yüzde 3.8 seviyesinde gerçekleşiyor. Genç iş gücü nüfusunun sistem içerisine giriş yapması, iş gücüne katılım oranını yukarıya çekerken, işsiz sayısının da artmasına neden oluyor. Ekonomik büyümede yeni bir paradigma ihtiyacının zorunluluğu göz ardı edilemez noktada.

Kırılgan beşli olarak tanımlanan; Hindistan, Endonezya, Brezilya, Güney Afrika ve Türkiye’nin yer aldığı ülke grupları yıllar itibariyle kendi içlerinde ayrışmalar gösteriyor. Brezilya, Güney Afrika ve Türkiye ekonomilerinde GSYH büyümesi 2012-2014 döneminde yüzde 1.6-3.1 bandında gerçekleşirken, Hindistan ve Endonezya’da ise nispeten daha güçlü ekonomik aktivite oranları ile karşılaşmaktayız. Ülkelere giriş yapan portföy rakamları ile de bu durumu analiz etmek mümkün.

ABD ekonomisi 2008-2011 döneminde zayıflama gösterdiği büyüme alanında, 2012-2014 yılları arasında 2002-2007 bandına geri dönüş sinyali gösteriyor. ABD ekonomisinin büyümede pozitif yönde yol kat etmesi gelişmekte olan ülkelerden fon çıkışlarının yaşanması riskini gündeme getiriyor.

Euro Bölgesi’nde ise ekonomik aktivitedeki zayıflık para politikalarına da benzer şekilde yansıma gösteriyor. ABD’de para politikası üzerinde bir süredir sıkılaştırma yönlü adımların atılması tartışılırken, yaşlı kıta Avrupa’da ise negatif büyüme ve deflasyon ile mücadele kapsamında düşük faiz ortamı gündemde.

Özetleyecek olursak;

• Türkiye ekonomisi ekonomik büyümede paradigma değişikliği ihtiyacı duyuyor.
• Son günlerde tartışıldığı üzere, enflasyonda daha gerçekçi hedeflerin konulması ve/veya büyümede ivmenin artırılması için para politikasının gevşetilmesi ihtimaller dahilinde.
• Fiyat istikrarından hedef olarak uzaklaşılan dönemde büyümenin de negatif yönde etkilendiği gerçeğini zihinlerden çıkarmamak gerekiyor.
• Gelişmiş ülkelerdeki büyüme performanslarının pozitif yönde ilerlemesi, gelişmekte olan ülke ekonomilerinin kendi içlerinde mikro ve makro göstergeleri ile ayrışmasına neden oluyor.
• Hindistan’da Merkez Bankası başkanı Rajan döneminde uygulanan sıkı para politikası ve piyasalara verilen güçlü mesajın ülkeye fon girişini artırdığı ve yatırımcı güvenini yükselttiğini göz ardı etmemek gerekiyor.
• Haziran ayında gerçekleştirilecek olan genel seçimler sonrasında Merkez Bankası’nın yasasına yönelik atılacağı tartışılan adımlar ülkeden sıcak para olarak tanımlanan portföy yatırımlarının çıkışını hızlandırabilir.

31 Mart 2015 Salı

Hangi büyüme rakamı?

Türkiye ekonomisi 2014 yılının son çeyreğinde yıllık yüzde 2.6, yılın tamamında ise yüzde 2.9 büyüme performansı sergiledi.

Manşet rakamlar sizi aldatmasın. İstatistik verilerinde dönemsel açıklanan rakamların belirli etkilerden arındırılması gerekmektedir. Ne gibi? Mevsim ve takvim etkilerinden arındırmak şeklinde gibi. TÜİK bu işlemi açıkladığı belli başlı ekonomik verilerde, belirli modellemeler ışığı altında bizler için yapıyor.

O zaman haydi gelin bir daha bakalım; Türkiye ekonomisi 2014 yılının son çeyreğinde -Ekim, Kasım ve Aralık aylarını içerisine alan dönemdir- o dönemin mevsim ve bir önceki yılın aynı dönemine denk gelen takvim etkilerinden arındırıldığında yüzde 0.7 büyüme gösterdi. Rakamın anlamı şu; Türkiye, arındırılmış veri açısından 2014 yılının son çeyreğinde, bir önceki çeyreğe göre yüzde 0.7 düzeyinde büyüme performansı sergiledi. Söz konusu rakam aynı zamanda, 2014 yılının ilk çeyreğinden bu yana devam eden zayıf ekonomik performansın sürdüğü anlamına da geliyor.

Geride bıraktığımız yıl için Orta Vadeli Ekonomik Program (OVP)'da belirlenen resmi büyüme rakamı yüzde 3.3 seviyesine işaret ediyordu. Peki ne oldu da resmi hedefin gerisinde kalan bir büyüme performansı sergiledik?

Türkiye'nin büyüme kompozisyonunda iç tüketimin performansı hemen hemen her dönemde ön plana çıkar. İç tüketim ile büyümenin faydaları da vardır, zararları da. Birer örnek verecek olursak; 1- İç tüketimin canlı olması, deflasyon riskinin bir gün gelip kapınızı çalmasının önüne geçebilir. 2- İç tüketimin canlı olması, yurt içi tasarrufların gerilemesine ve yurt dışından fonlama ihtiyacı duymanıza neden olabilir. Birer örnek ile konuyu geçmeyi başarabildiysek büyüme kompozisyonumuza biraz daha yakından göz atabiliriz. İç tüketim, Türkiye gibi gelişim çabası içerisinde olan ülke ekonomilerinde kritik öneme sahiptir. Dengenin sağlanmaması ülke ekonomisinde orta ve uzun vadede kalıcı hasarlar oluşmasına neden olabilir. Devletin resmi kurumları -BDDK, TCMB gibi- iç tüketimin fazlasıyla arttığı dönemlerde bir dizi önlemler alarak sorunun önüne geçmeye çalıştı. Aşırı hızda artış gösteren tüketici kredileri bir dönem sık sık konuştuğumuz konulardan birisiydi. Geçtiğimiz yılın büyüme rakamında iç tüketimin katkısı toplam rakam içerisinde sadece 0.9 puan olurken, kamu kesiminin tüketimi ise 0.5 puan düzeyinde gerçekleşti. Aynı kalemlerin 2013 yılı içerisindeki performansları ise sırasıyla 3.4 ve 0.7 puan katkı şeklinde olmuştu. Uzun lafın kısası, geçtiğimiz yıl hem vatandaş olarak, hem de devlet olarak tüketim harcamalarımızı azaltma kararı aldık.

Peki tüketimi bir önceki seneye göre azaltırken yatırım yaptık mı? Harcamadığımıza göre bir miktar yatırım yapmış olmalıyız diye düşüneniniz varsa üzülerek belirtmek zorundayım ki yanılıyor. Özel kesim yatırımları yılın bütününde 0.1 puan büyümeye katkı sağlarken, kamu kesiminde bu rakam -0.4 puan azaltıcı yönde gerçekleşmiş. Yılın tamamını ise -0.3 puan yatırım kaleminden gelen negatif katkı ile bitirmişiz. 2013 yılında ise 1.1 puan yatırımlardan ek katkı sağlanmış. (0.1 puan özel kesim, 1.0 puan kamu kesimi)

Özel kesim yatırımlarının azalış göstermesi bir süredir ülke gündemini meşgul ediyor. Konuyu bir çok açıdan farklı noktalara bağlayabiliriz. Kamuda gerçekleşen yatırımın her ne kadar istenmese de zararına da gerçekleşebileceğini biliyoruz. Ama özel kesim yatırımlarında kar her daim ön plandadır. Buradaki azalış geleceğe olan güven kaybının da bir nevi göstergesi konumunda.

Büyüme rakamına yılın tamamında 1.8 puanlık ek katkıyı net ihracat kaleminden sağlamışız. Bunun 1.8 puanı ihracattan gelirken, -0.1 puanı da ithalat kaleminden gerçekleşmiş. Geçtiğimiz yılın ilk üç çeyreğinde güçlü bir ihracat performansına tanık olmuştuk. Oysa ki son çeyrekte ihracat kaleminden gelen ek katkı 0.9 puan düzeyinde gerçekleşti. (ilk üç çeyrek; 2.8,1.5 2.0 puan) İhracat kalemindeki gerilemede kuşkusuz euro/dolar paritesindeki ABD Doları lehine gerçekleşen hareketin etkisi yakından hissedilmiş. Zaten bu durumu ön görebilen bazı kesimlerde yerel para biriminde yani Türk Lirası'nda bir miktar değer kaybının ihracata destek olabileceği düşüncesi hakimdi. Ancak, süreci her zaman olduğu gibi kontrolsüz bir şekilde kurumları yıpratarak yönettiğimiz için bugün elimizde kalan tüketici güvenindeki düşüş ve enflasyona dair gelecekteki belirsizlik beklentisinden başka bir şey değil.

Özetleyecek olursak; Türkiye ekonomisindeki ekonomik ivme kaybı ne bugüne, ne de geçmiş yıla has bir durum değil. Uzun bir süredir hem potansiyelimizin altında, hem de büyümemiz gereken seviyenin aşağısında bir büyüme rakamı ile karşılaşıyoruz. Artan genç nüfus ve iş gücüne katılım, ekonomik büyümede yeni bir paradigmayı geliştirmek zorunda olduğumuz gerçeğini masanın tam ortasına getirip koymuş durumda. İhracat destekli ekonomik büyüme performansı her ülkenin hayali olmakla birlikte, kalıcılığı tartışma konusudur. Gelişmiş ülkeler bunu bir nebze daha istikrarlı bir şekilde gerçekleştirmiş olsa da gelişmekte olan ülkelerde bu durum hala net bir görünüme sahip değil. İç tüketim konusu ise ne yardan ne serden vazgeçebilmektir. Kötü gün dostu iç tüketim kalemi, iyi günde miyop olma riski taşımakta ve geleceği ıska geçmemize neden olabilmektedir. Kredilerin artış hızının belirli bir seviyede tutulma çabası finansal istikrar açısından önem taşırken, yatırımlar açısından da süreklilik konusunda önem arz etmektedir. Yeni bir paradigma geliştirmekten uzak düşüncelerde ise Merkez Bankası'na yeni bir görev tanımı biçme çabası, yapısal reformlardan kaçma isteği ve yerel para birimine değer kaybettirerek günü kurtarma isteklerini bir süre daha dinleme riskiyle karşı karşıyayız.

10 Mart 2015 Salı

Doğru ne, yanlış ne?

Büyüme bileşeninde ihracatı masanın tam ortasına koyan her ülkede, yerel para birimini diğer ülke dövizleri karşısında değersiz tutmak elzemdir.

Geçmişte söz konusu mevzuyu Çin'de ana gündem maddesi haline getirmiştir, Japonya'da, Amerika Birleşik Devletleri'de. Türkiye'nin ECB'nin tarihi bir kararla başlattığı varlık alım programı sonrasında 12 yılın en düşüğüne gerileyen euro/dolar paritesi karşısında Türk ihracatını koruma hamlesinin arka planında esasen bu konu yatmaktadır. Ancak uygulanan yöntem, takınılan tavır ve üslup, örnek verilen hiç bir ülkede karşılaşılan cinsten değildir. Kurumların yıpratılması, Merkez Bankası'nın bağımsızlığının tartışmaya açılması, para politikasının sokaktaki vatandaş nezdinde bilinir ve sorgulanır hale gelmesi gibi.

Doğrudur, değişen dünya düzeninde yeni paradigmaların geliştirilmesi ve uygulanır hale getirilmesi gerekmektedir. Buna kur savaşları olarak adlandırılan yeni konumlandırmada pozisyon almak ve ülke müdafaasını savunmak da dahildir. İsviçre Merkez Bankası'nın yeni yılın başında aldığı tarihi kararı ve piyasalarda yarattığı volatiliteyi unuttunuz mu? Peki ya Abe hükümetinin henüz iş başına gelmeden, seçim dahi kazanmadan uygulamaya koyacağı para politikalarını açıklamasını ve Japon Yeni'nde yaşanan değer kaybını?

Bugün Türkiye ekonomisinde genç nüfusun her yıl iş gücüne katılım oranı artan oranda devam etmektedir. Son 10 yılda kat edilen mesafenin ve gelinen refah noktasının korunması adına yeni bir ekonomik büyüme modelinin ortaya konulması gerekmektedir. 26 Ocak tarihinden bu yana Türk Lirası'nın diğer gelişmekte olan ülke para birimlerine nazaran ABD Doları karşısında fazladan kaybettiği yüzde 5-6'lık değer kaybı da takınılan siyasi tavrın yabancı yatırımcı nezdindeki "ülke risk primidir." 

Türk Lirası kur savaşlarının en sert şekilde yaşandığı bir dünyada değer kaybetmeli midir? Cevabı kesinlikle evet. Ama bu noktada kontrol noktasının devlet gözetiminde olabildiğince tutulmaya çalışılması esastır. 29 Ocak 2014 tarihinde Türk Lirası'nı savunmak ve kaybedilen kredibiliteyi kazanmak adına gece yarısı yapılan Merkez Bankası toplantısı iktisat kitaplarına konu olacak şekilde örnektir. Sonrasında geçen 1 yıllık sürede kurun enflasyona geçişkenliği ile ne derece uğraştığımızı ve enflasyonda hedef seviyeden ne kadar uzaklaştığımızı burada anlatmaya gerek yok.

TCMB, yerel para birimindeki değer kaybının serbest düşüş fazına geçmeden önceki son aşamasında atacağı adımları dikkatle seçerken, büyümede azalan momentumu tekrar sağlamanın, kredibiliteyi yerine koymanın ve faizleri yükseltmeden dolaylı yoldan ateşe su dökmenin yollarını aramaktadır.

Asıl konu güven kaybının önüne geçilmesi, yeniden tesisi ve ben buradayım mesajını verebilmekte yatmaktadır. Ve bizler bir kez daha gelecekte bu günleri anlatırken doğru ne, yanlış ne, yapılmak istenen gerçekte neydi karmaşası ile hatırlamak zorunda bırakılmış olmanın kabul edilemez gerçeği ile yüzleşmekteyiz.

23 Şubat 2015 Pazartesi

Merkez Bankası mı dediniz?

Zor zanaattır gelişen ülkenin gelişen insanı olmak. O kadar zordur ki bu durum herkes her şeyi en iyi derecede bilme yetisine kolaylıkla ve doğuştan sahiptir.

Baştan söylemekte fayda var; bu yazı Merkez Bankası'nın 24 Şubat tarihinde gerçekleştireceği toplantıya dair herhangi bir teknik içeriğe sahip değildir. Aksine bu yazı dolmuşluğun, bardağın taşma halini ifade etmektedir.

Meslek yetilerinin birbirine geçtiği dönemler içerisindeyiz. Evet, üzülerek de olsa durum tam olarak böyledir. Misal, Merkez Bankası para politikaları, faiz koridoru uygulamaları, reel faiz seviyesi, yatırım yapılabilir faiz oranı seviyesi gibi kavramlar artık herkesin dilinde dolaşır oldu. Hem de o kadar kolay dolaşır bir hal aldı ki bankacılık sektörü içerisinde yer almanın, bu işin eğitimini almanın, lisanslarına sahip olmanın hiç bir anlamı kalmamaya başladı. Memleketin geldiği son noktada merkez bankacılığı sokakta sade vatandaş nezdinde gerçekleştirilir oldu. Yanlış anlaşılma olmasın, kavram karmaşasına hiç gerek yok. Herkes için ekonomi, kolay ekonomi tanımları ile anlatmak istediklerimin hiç bir ilgisi bulunmuyor. Mesaj doğrudan bir mühendisin beyin ameliyatı konusunda fikir belirtmesi, bankacının da baraj yapımı konusunda teknik alt yapıyı eleştirmesinin ne kadar abes kaçtığı ile alakalı.

Bugün gelinen noktada faiz koridorunun alt ya da üst bandının ne işe yaradığı ve/veya yaramadığı sokakta derbi maçın yorumlanması tadında eleştirilere maruz bırakılmış durumda. Bağımsız merkez bankacılığı tanımı yurt içinde ayrı bir boyut ile can bulma evresi içerisinde. Keşke bu konudaki merakımızı yıllardır gelişmeye aç, bakir kalmış yatırım fonu piyasasını anlama ve yorumlamaya yorup, tek bildiğimiz yatırım ürününü vadeli mevduat hesabı boyutundan bir adım öteye götürebilseydik. Ve yine keşke bu merakımızı halka açıklık, anonim şirket ortaklığı, hisse senedine yatırım yaparak gelecek inşasına dönüştürebilseydik. Bu adımları atmayı becermiş olsaydık bugün ülkede hala basit ve bileşik faiz konusunda master yapma derecesinde beceri kazanmış ve vadeli mevduat faiz oranlarını katalog şeklinde banka banka biliyor olur muyduk? (Vadeli mevduattan başka hiç bir ürünün yatırım olarak görülmemesi ve bilinmemesinde tek suçlu bilgisiz bankacılık sektörü çalışanlarıdır. Sonuçta kişi bilmediğini anlatamaz.)

Boşverin yarın Merkez Bankası'nın hangi faizi kaç puan indirip indirmeyeceği meselesini. Boşverelim de o işi yapması için atananlar bırakalım da bildiklerinin en iyisini yapmaya çalışsınlar. Bırakalım da siyaset yapar gibi merkez bankası yönetimi köşe başlarında eleştirilmesin artık. Kazananı olmayan, kaybedeni çok, ah vah dolu günler olabildiğince uzak olsun.

Mühendis mühendisliğini, doktor doktorluğunu, bankacı da sadece bankacılığını yapsın. Ama işinin en iyisini yapsın.






20 Ocak 2015 Salı

TCMB sabırlı olmaktan yana

Merkez Bankası merakla beklenen yılın ilk Para Politikası Kurulu toplantısını gerçekleştirdi. Toplantıdan faiz koridoru oranlarında herhangi bir değişiklik kararı çıkmazken, politika faizi olarak değerlendirilen haftalık repo faizinde 50 bp düzeyinde indirime gidildi, %7.75.

Bankanın faiz koridoruna dahil borç alma ve verme faiz oranlarında değişikliğe gitmemesi kararını yerinde ve olumlu olarak yorumluyorum. Koridorun üst bandına dokunulmamasının anlamı; gelecek döneme dair küresel risk görünümünün net olmaması. Yani, yerel para birimi üzerine yaşanması muhtemel ters yönlü ataklar. Bir nevi sigorta niteliğinde kullanılan koridorun üst bant faizi, ters bir durumda gecelik faizlerin miktar yönlü sıkıştırılmasında maliyetin artması için bankaya imkan tanıyor. Koridorun alt bandında nötr kalınmasının sebebi ise, faiz indirimlerinde trend yaratacak bir süreç içerisine girilmediği mesajının verilmek istenmesi. Alt bant için gelecek dönemde teknik bir faiz ayarlaması durumu ile karşılaşabiliriz.

Haftalık repo faizinde indirim yapılmasının gerekçeleri ise aslında net; enflasyon beklentilerinde uzun bir aradan sonra gerileme başlamış olması ve 2015 yılının ilk yarısında yaşanmasının beklendiği ve beklediğim baz etkisi faktörünün olumlu etki oluşturması. 50 bp olarak gerçekleştirilen indirim hem banka üzerinde uzun bir süredir oluşan faiz indirim baskısına hafif de olsa katkıda bulunacak, hem de enflasyon nedeniyle 2014 yılında özellikle de yabancı yatırımcı nezdinde kaybedilen kredibiliteyi onarmaya yardımcı olacak.

Kararın yurt içine yansımaları açısından en önemli faktör, gecelik TRY faizlerinin ne yönde hareket edecek olduğu sorusuna verilecek cevap. Rusya krizinin şiddetlendiği ve bulaşıcılık etkisinin diğer gelişmekte olan ülke piyasalarına yansıma ihtimalinin konuşulduğu Aralık 2014 döneminin ikinci yarısından bu yana yurt içinde gecelik TRY faiz maliyetleri, sıkılaştırılan para politikasının da etkisiyle yüksek seyrediyor. Bu nedenle de bankacılık kesimindeki kurumların yerli paraya erişirken katlandıkları maliyet oranı da gerilemede iştahlı davranmıyor. Bugün alınan karar sonrasında yerel para maliyetlerinin kayda değer bir düşüş gösterme olasılığı oldukça düşük. Ancak gelecek dönemde enflasyon oranlarında bilhassa da çekirdek enflasyon kaleminde görülebilecek olan iyileşmenin hızına paralel bir şekilde maliyetlerin gerilediği bir süreç içerisine girebiliriz.

Merkez Bankası, uzun bir süredir siyasi kesimden gelen faiz indirim baskılarına mikro ve makro verileri göz önünde bulundurarak, inandığı şekilde cevap verme hakkını kullanmış oldu. Aslında verilen cevap anlaşılması kolay ve net; Başkan Başçı'nın da dediği gibi "yoğurdu üfleyerek yeme" mevzusu. 2015 yılının ilk yarısında rüzgar Türkiye'den yana esmeye aday. Rüzgarı terse çevirebilecek iki önemli nokta ise Fed'in faiz artırım sürecini öne alma ihtimali ve yurt içinde siyasi kesimden para politikası yapıcılarına yönelik baskının artması ve yatırıımcı algısını bozması.

18 Ocak 2015 Pazar

Riskin adresi değişiyor

2015 yılına girerken aklımdaki temel soru merkez bankalarının uyguladıkları politikalarda ayrışmaya gitmesinin yılın ana teması olmayı ne derecede başaracağıydı.

Gözler Fed ve Ecb gibi iki büyük kuruma çevrilmişken ilk önemli hamle 2013 yılının "kırılgan beşli" olarak tanımlanan para birimlerinden birisine sahip olan Hindistan'dan geldi. Banka, Başkan Rajan yönetiminde öncelik sırasında en başa koyduğu enflasyonla mücadele sürecini şimdilik kazanmış gibi görünüyor. Uyguladığı sıkı para politikasından geçtiğimiz haftaya dek ödün vermeyen ülkede 2013 yılının ikinci çeyreğinden bu yana ilk kez gevşeme adımı atıldı ve 25 baz puanlık politika faizi indirimi geldi. Söz konusu adım yıllık takvim içerisine dahil olmayan bir toplantı ile alındı. Basına yapılan değerlendirmede ise ülke enflasyonunun büyük ihtimalle Ocak 2015 döneminde %6 seviyesinin altında gerçekleşeceği belirtildi. Atılan bu adım Fed'e dair parasal sıkılaştırma hamlesinin zamanlama tartışmalarının yapıldığı bir ortamda diğer gelişen ülke piyasaları açısından önem arz ediyor. Hindistan'ın para politikasında sıkı durduğu dönemde TCMB'nin birkaç kez faiz indirimine gittiğini ve sonrasında bu tutumuna enflasyon kaygıları nedeniyle ara vermek zorunda kaldığının altını çizmekte fayda var.

Öte yandan bir diğer önemli para politikası hamlesi ise İsviçre Merkez Bankası'ndan geldi. Kaderin bir cilvesidir bilinmez, Hindistan ile aynı günde banka yaklaşık üç yıldır savunduğu EURCHF paritesindeki 1.2000 taban uygulamasından vazgeçtiğini duyurdu. Söz konusu kararın alınma nedeni; yerel para biriminin Euro Bölgesi krizinin yükseldiği dönemde güvenli liman olma özelliği nedeniyle alım ile karşılaşması, yani aşırı değerlenmesiydi. Bu süreç zarfında banka para piyasalarından frangı zayıflatmak amacıyla euro alarak her koşulda taban uygulamasını sürdüreceğinin de altını çiziyordu. Resmi olmayan hesaplamalara göre uygulama süresince bankanın 200 milyar euro civarında doğrudan alımı piyasadan gerçekleştirdiği düşünülüyor. Bu büyüklükte bir alıcının piyasadan çıkması ise beklenildiği üzere paritenin değer kaybetmesine, frangın değer kazanmasına neden oldu. EURCHF paritesinin 1.2000'li seviyelerden 1.0000 seviyesinin aşağısına gerilediği günde kabaca bir hesap yaptığımızda bankanın 55-60 milyar frank aralığında önemli bir zararı tek bir günde yazdığını söylemek yanlış olmaz. 

İsviçre Frangı'nın alınan karar sonrasında değerlenmesinin Macaristan ve Polonya gibi iki önemli Doğu Avrupa ülkesi açısından kayda değer derecede olumsuz yansımaları olabilir. Söz konusu ülkelerde bankalar tarafından kullandırılan konut kredilerinin (mortgage) önemli bir kısmı CHF cinsinden alınmış durumda. Para biriminin değerlenmesi, serbest kur rejiminde ülke hane halklarının borçlarını daha yüksek bir döviz kuru üzerinden ödemesi ve/veya ödeyememesi anlamına geliyor. Kısacası olası bir 2008 Abd konut piyasası krizimüne benzer finansal bir tehlikenin Avrupa kıtası açısından kapıda olduğunu söyleyebiliriz. (Ek önlem alınmazsa)

Nitekim Polonya'da 20 Ocak 2015 tarihinde bahsettiğim konuyu tartışmak üzere finans kesiminin önemli oyuncuları bir araya geliyor olacak. Seçim yılına giren ülkede muhalefetin teklifi ise kredi kullananların 14 Ocak öncesi kurdan pozisyonlarının hükümet tarafından sabitlenmesi. Polonya'da kullandırılan CHF cinsi konut kredileri, toplam kredilerin %46'sını oluşturuyor. (Kasım 2014'e göre)

Dünya para ve sermaye piyasalarına yön verebilecek güçte olan iki önemli merkez bankasının attığı birbirinden önemli ve farklı para politikası yukarıda anlatmaya çalıştığım şekilde gerçekleşti. Yer kürenin para politikası sahiplerinin büyük resimde ayrışması 2015 yılında fillerin tepişmesi sırasında çimenlerin ezilmesine neden olabilir. Hindistan ile risk/getiri açısından aynı grupta değerlendirilen Brezilya'da faizler enflasyonla mücadele kapsamında artırılıp sıkılaştırılırken, Türkiye'de ise daha farklı nedenlerle olası faiz indirimlerinin zamanlaması tartışılıyor. Direksiyonun hakimi Fed'in 2015 yılında ne zaman ve ne kapsamda faiz artırımına gideceği ve bunun dünyanın geri kalanı için etkilerinin ne derecede olacağı hesaplanmaya çalışılırken, Çin'de büyüme hedefinin tutup tutmayacağı ve olası faiz indiriminin süresi tahmin edilmeye çalışılıyor.

Özetleyecek olursam; 2015 yılında riskin bu kez kriz dönemlerinde olduğunun aksine merkez bankaları yoluyla artırılması senaryosu ile karşı karşıya olabiliriz. Taşınan her pozisyonda boyut ve kapsam ne olursa olsun "hedge" kavramının mutlaka olması gerektiğini düşünüyorum.